Geri Dönülmeyen Durak!

4 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

Hayatın içinden geçerken çoğu kez onun ne kadar kısa, ne kadar kırılgan olduğunu fark etmeyiz. Her sabah doğan güneşi, sanki hep bizim için doğacak sanırız. Oysa bir gün gelir; gökyüzü aynı kalır ama biz o sabaha dâhil olamayız. İnsanoğlu, varlığını sonsuz sanır; oysa ömür, bir nefes kadar kıymetli, bir an kadar geçicidir.

Zaman bir nehir gibi akar; biz ise çoğu kez o nehrin kıyısında oyalanır, suyun altında kaybolan fırsatlara baka kalırız. Sonra bir sessizlik, bir veda, bir bakışın eksilişiyle sarsılırız. O an anlarız: “Son pişmanlık para etmez.” Bir köyde yaşlı bir adam yaşarmış; her sabah erkenden kalkar, kapısının önündeki kurumuş ağaca su dökermiş.

Yoldan geçen biri dayanamayıp sormuş: “Bu yaşta neden hâlâ o ağacı suluyorsun? Meyve vermez artık.” Yaşlı adam gülümsemiş: “Ben bu ağacı gençliğimde, gölgesinde oturabileyim diye sulamalıydım. Şimdi o gölgeyi başkası bulsun diye suluyorum.” Hayat da böyledir; geç fark ettiğimiz her değer, artık bizden çok başkalarının nasibidir.

Ve bazen en büyük iyilik, bizim için geç olsa bile, bir başkasına gölge bırakabilmektir. Hem de nasıl geç fark ediliyor! Genç olanlar, orta yaşlı olanlar katiyen bilemez. Ama, 70 hatta 80 üzerine çıkmış olanlara gelin bir sorun. Bakalım onlar ne diyecekler. Ben birini söyleyeyim: şayet çocuk sahibiyseniz, dün koynunuza aldığınız, kokularını içinize kadar hissettiğiniz, sarılıp öptüğünüz, boynunuzda gezdirdiğiniz o güzeller bir de bakmışsınız nasıl olduklarını hissetmeden çoluk çocuk sahibi oluvermişler, saçları da yavaş yavaş ya dökülür, ya da beyazlaşmış duruma gelivermiş.

İşte o zaman anlıyorsunuz ki hayat hızlı geçmiş… İnsan, elindekinin kıymetini çoğu zaman onu kaybedince anlar. Bir dostluk, bir özür, bir fırsat… Hepsi birer “keşke” olarak döner kalbimizin kapısına. Oysa her “keşke”, yaşanmamış bir cesaretin yankısıdır. Birini affetmeye, bir adım atmaya, bir sözü söylemeye duyulan korkunun itirafıdır.

Yaşam, erteleyenleri değil; yüzleşenleri ödüllendirir. Ne var ki, çoğu insan pişmanlığı sonradan değil, erken fark etmeyi öğrenemez. Çünkü pişmanlık, sadece geçmişe değil, kaçırılan geleceğe de tutulmuş bir matemdir. Bir öğretmen, öğrencilerine sormuş: “İnsan, hayatı ne zaman kaybettiğini anlar?” Kimi “hastalığa yakalanınca”, kimi “sevdiklerini yitirince” demiş.

Öğretmen gülümsemiş: “Hayır,” demiş, “pişmanlık ölümle başlar. Çünkü insan o zaman anlar ki, yaşamak sandığı şey aslında sadece oyalanmaktan ibaretmiş.” Evet… Belki de hayatın kıymeti bilinemediği için insanlar ölümü hatırlatacak kadar büyük pişmanlıklarla yüzleşir. Oysa gerçek bilgelik, pişmanlık duymadan önce uyanabilmektir.

Zira her gecikmiş fark ediş, aslında içimizde geç kalmış bir teşekkür, söylenmemiş bir özür, yarım kalmış bir sevgi barındırır. Ve her gecenin sabahı olur ama, gecikmiş bir hayatın telafisi olmaz. Bir söz der ki: “Yaşamak, sonradan anlamamak içindir.” Bugün hâlâ birini arayabiliyorsan, ara. Birine teşekkür edebiliyorsan, et.

Bir hatayı düzeltebiliyorsan, geç kalma. Birini seviyorsan ağzını sıkı tutmayın, açık açık söyleyin: “Seni çok seviyorum” deyiverin. Çünkü zaman, geri dönülmeyen bir duraktır; ve pişmanlığın bile bilet kesmediği tek yer, geç kalınmış hayattır. Sevgi ve saygılar.

Bu yazıyı puanlayın
Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!