Kem Söz Sahibinindir!
Bu yazıyı paylaş:
Bugünkü yazımı hem kültürel hem de ahlaki açıdan çok derin bir anlam taşımakta olan “Kem söz sahibinindir” vecizesi üzerindeki düşüncelerimle sunmak istiyorum. Aslında bu veciz ifade, sözcüklerin sorumluluğunu, dilin terbiyesini ve kişinin karakter aynası oluşunu vurgular. Yazımın bütünlüğü içinde hem dilin gücünü hem de insanın iç dünyasının dışa yansımasını anlatmayı yeğledim.
Ama önce şunu ifade etmeliyim ki bazı insanların ağzından çıkanı kulağı gerçekten duymuyor. Bunun içindir ki atalarımız bu tipler için olacak ki: “Ağzı torba değil ki bağlayayım” demişler; torba olsaydı bağlanırdı ve kem söz söylemeleri de önlenebilirdi. Bir söz, bazen bir ömür suskun kalmış duyguları dile getirir; bazen de bir kalbi bir anda paramparça eder.
Dil, insanın niyetinin aynasıdır. Ne taşıyorsa içimizde, dökülür dudaklarımızdan. Kimi zaman sevgi, merhamet, vefa… Kimi zaman da öfke, kibir, hoyratlık. Atalarımız, kelamın kudretini sezmiş, söze hem hikmet hem ahlak yüklemişlerdir. “Kem söz sahibinindir” derken yalnızca bir uyarıda bulunmazlar; insanın iç âlemiyle dışa yansıyan dili arasındaki o ince dengeye de dikkat çekerler.
Çünkü kötü söz, sahibinin yüreğindeki bulanıklığın dışa taşmış hâlidir; karşısındakini değil, söyleyeni kirletir. Bir tartışmada, bir fikir alışverişinde, sözü bir silaha dönüştürmenin kime ne faydası olur? Haklı olmak, karşındakini susturmakla değil; onu anlamakla, mümkündür. Buraya bir parantez açayım “Düşünceye saygı göstermekle” de diye yazacaktım.
Artık bu deyimi hiç kullanmama kararı aldım. Çünkü daha öncede bir yazımda belirtmiştim “ Düşünceye saygı hayır efendim” sadece insana saygı olmalı demiştim. Evet yeniden sadete geliyorum: Söz, ne kadar keskinleşirse, anlam o kadar bulanır. Çünkü kelimelerin sesi değil, niyeti yankılanır. Çirkin kelimelerle örülmüş bir dil, en doğru düşünceyi bile çürütür.
Düşüncenin gücü, sesin şiddetinde değil, ifadenin zarafetindedir. Zira yüksek ses, çoğu kez düşüncenin zayıflığını gizlemek için seçilir. Oysa kelamın özü, fırtınada değil, dinginlikte anlaşılır. İnsanın ağzından çıkan her kelime, onun iç dünyasının tanığıdır. Kötü söz, ruhun içindeki karanlık kıvrımlardan süzülür.
Gözlerdeki öfke, dudaklarda yankı bulur. Fakat aynı insan, yüreğini sükûnetle dinlemeyi öğrenirse, sözü de incelir. Çünkü insan diliyle değil, kalbiyle konuşur aslında. Dili terbiye etmek, kalbi eğitmektir. Zira söz, niyetin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Hangi duyguyla söylenirse, o duygunun ağırlığını taşır.
Bu yüzden kem söz sahibine döner; tıpkı suya atılan taşın kendi halkasında kaybolması gibi. Tarih bize gösterir ki, sözün asaleti bazen ordulardan güçlüdür. Mevlânâ, bir tartışmada sesini yükselten birine şöyle demiştir: “Sen bağırarak sözünü büyüttüğünü sanırsın; oysa ses değil, anlam büyütür insanı.” Bu söz, kelimenin hem bir ölçü hem de bir terbiye olduğunu vurgular.
Aynı hakikat, çağlar boyunca geçerliliğini korur: Bir kelimeyle düşmanlık biter, bir kelimeyle dostluk kurulur. Öyleyse, sözün keskin tarafını değil, iyileştiren tarafını seçmek insanın olgunluğudur. Günlük hayatta da bu hikmet geçerliliğini yitirmez. Bir ailede, iş yerinde, dost meclisinde… Bazen bir insan, sırf öfkesine yenik düşüp kırıcı bir kelime kullandığı için yılların ilişkisini yitirir.
Oysa aynı anda bir nefes alıp sustuğunda, belki de bir ömür sürecek bir gönül bağı kurtulur. Kimi zaman sessizlik, en etkili cevaptır. Çünkü sessizlik, söze dönüşmemiş bir olgunluktur. Toplumlar da kullandıkları kelimelerin rengine bürünür. Dil incelirse, nezaket çoğalır; dil kabalaşırsa, merhamet solar.
Güzel söz, bir gönül kapısını sessizce aralar; kem söz ise o kapıyı gürültüyle kapatır. Ve her kapanan kapı, bir insanlık eksilmesidir aslında. Çünkü dil, yalnızca iletişimin değil, karakterin de mihenk taşıdır. Bazen bir kelime, yılların emeğini yerle bir eder; bazen bir cümle, bin dargınlığı onarır.
Bir insanın büyüklüğü, karşısındakini nasıl konuştuğunda gizlidir. Hakaret ederek kazanılan bir tartışma, aslında kaybedilmiş bir insanlık sınavıdır. Öfkeyle söylenen her söz, sahibine geri döner; bazen bir pişmanlık olarak, bazen de kaybolmuş bir itibar olarak. Çünkü kötü kelam, duvara çarpar ve yankısıyla sahibini rahatsız eder.
O yüzden büyükler, “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” derken, sadece nezaketi değil, aklı da övmüşlerdir. Bir bilge, “Söz ağzından çıkmadan senin esirindir; çıktıktan sonra sen onun esiri olursun” demiştir. Gerçekten de öyledir. Dilden çıkan bir söz, geri dönmez; ne kadar pişman olsak da, yankısı bir yerlerde sürer.
Bu yüzden konuşmadan önce düşünmek, konuşmaktan çok daha değerlidir. Çünkü düşünülmemiş söz, keskin bir kılıç gibidir; hedefini bulmasa da bir yara açar mutlaka. Söz, sahibinin aynasıdır. Ne söylüyorsak, aslında kendimizi anlatırız. Dilimiz kalbimizin gölgesidir. Karanlık bir kalpten aydınlık bir söz doğmaz.
O hâlde, sözümüz güzelleşsin ki izimiz de güzel kalsın. Her cümle, bizden geriye kalacak bir yankıdır; ve o yankının nerede, nasıl duyulacağına biz karar veririz. Çünkü kelam, insanın ardından bile konuşmaya devam eder. Kimi zaman dua olur, kimi zaman beddua. Unutmayalım: Her söz bir tohumdur. Kinle söylenen her kelime, sahibinin içinde diken bitirir; sevgiyle söylenen her kelime, huzur çiçekleri açtırır.
Dilimizle ektiğimizi kalbimizde biçeriz. Bu yüzden konuşmak, bir nevi dua etmektir; ya iyiliği çağırırız ya da kötülüğü. Ve sonunda geriye sadece şunu söylemek kalır: Kem söz sahibinindir; güzel söz ise, insanın kendine yakışan en zarif elbisesidir. Sevgi ve saygılar.