Kültür: Sessizliğin Asaleti!

3 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

İnsanı insan yapanın bilgi değil, bilgelik olduğunu unuttuğumuz bir çağda yaşıyoruz. Kitapların sayfa sayısıyla, pasaportların damgalarıyla, diplomaların çerçeveleriyle ölçülen bir “kültür” anlayışı sardı dört bir yanımızı. Oysa kültür; bir vitrinde sergilenecek süs değil, insanın ruhuna sinmiş bir sessizliktir.

Gerçek kültür, kalabalıkların içinde değil, insanın içindeki sükûnettedir. Birinin konuşurken sesini alçaltmasında, sofrada son lokmayı başkasına bırakmasında, kalabalıkta bir yaşlının elinden tutmasında gizlidir. Kültür, parlayan bir entelektüellik değil, içten gelen bir zarafettir. Görmezden gelinen bir incelik, fark edilmeyen bir asalettir.

Nice insan vardır; kütüphaneler dolusu kitap okur ama bir bakışın kırabileceği bir kalbi onaramaz. Dünyayı gezer, yüzler tanır ama insanın gönlüne uğramaz. Oysa kültür, bilmekten çok anlamaktır. Bir kelimenin sesinde taşıdığı duyguyu hissedebilmek, bir sessizliğin içinde söylenmeyeni duyabilmektir. “Kültürlü olmak”, ne kadar konuştuğunla değil, ne zaman susabildiğinle ölçülür.

Çünkü bazen bir suskunluk, yüz ciltlik bir eserden daha derindir. Kültür, görgünün ötesinde bir özdür. Görgü davranışı şekillendirir, kültür niyeti. Görgülü insan nezaketle davranır; kültürlü insan kalpten gelir o nezakete. Görgü dışarıya görünür, kültür içeriye siner. Edebi bilen insan, insanı incitmeden konuşmayı bilir; kültürlü insan, incitmemek için konuşmamayı da bilir.

“Edep, aklın terbiye edilmiş hâlidir” der eskiler. Gerçek kültür, işte bu terbiyeden doğar, dış dünyanın değil, iç dünyanın eğitilmesinden. Bugün ne yazık ki, kültürü “görünürlük”le eş tutan bir bakış hüküm sürüyor. Bir kafenin en gösterişli köşesinde kitap açıp poz vermek, bilgiyi yaşamaktan daha değerli sayılıyor.

Oysa bilgelik, bilginin görkeminde değil, tevazunun derinliğinde büyür. “Kültür, bilginin yumuşak bir hâlidir” der bir düşünür. Yani bilgi serttir, kültür onu zarafetle taşımayı öğretir. Diploması çok, ama insanlığı az nice insan vardır. Çünkü kültür, okulda değil; hayatta, hatada, vicdanda öğrenilir.

Kültür; başkasına davranışında kendi onurunu korumaktır. Kızdığında kırmamak, kazandığında kibirlenmemektir. Kültürlü insan, haklı bile olsa incitmez. Çünkü bilir ki incitmek, değeri düşürür; affetmek ise insanı yüceltir. Bir tebessümle yumuşayan bir yüz, bin kitaplık bir kültürün aynası olabilir. Zira kültür, bilginin değil, kalbin zarafetidir.

Bazen bir selamdır kültür; bazen bir suskunluk. Bazen “buyurun” demektir, bazen “sizden sonra” diyebilmek. Çünkü kültür, özünde bir gönül terbiyesidir. Ne kadar okuduğun, nereleri gördüğün, kimlerle tanıştığın değil; insanın yüreğinde kaç incelik barındırdığıdır. Bir halk ozanının dediği gibi: “Nice okumuş gördüm cahil, nice okuma bilmeyeni âlim.” İşte kültür, bu farkın ta kendisidir.

Kültür, aslında sessiz bir asalettir. Gösterişten uzak, derin, ağırbaşlı bir hâl. Kalabalıkların değil, yalnızlığın içinde yeşerir; başkalarının gözünde değil, insanın kendi vicdanında büyür. Gerçek kültür, “bilmiyorum” diyebilmektir; “haklı olsam da susayım” diyebilmektir. Çünkü kültür, hem bilginin terbiyesi hem egonun dizginidir.

Sonuçta, kültür ne bir unvandır ne de bir ayrıcalık. Kültür, insanın içindeki insana saygısıdır. Kalbin temiz kalabilme çabası, dilin yumuşak, elin uzatılabilir, gözün merhametli kalabilmesidir. Bir insanın ardında bıraktığı en büyük miras, kazandıkları değil, kimseye incitmeden yaşayabildiği bir ömürdür.

Çünkü kültür, ne giydiğinde, ne konuştuğunda, ne de bildiğindedir; kültür, “nasıl insan kaldığındadır.” Sevgi ve saygıyla.

Bu yazıyı puanlayın
Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!