Dostlukların Ardından!

3 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

Bir zamanlar, kahkahalar bir sofranın etrafında yankılanırdı. Şimdi o sofralar boş; tabaklar aynı yerinde ama sandalyeler eksik. Yaş aldıkça, birer birer uzaklaşıyor insanlar. Kimi taşınıyor, kimi susuyor, kimi sadece yavaşça yok oluyor hayatımızdan — gürültüsüz, açıklamasız. Bir sabah aynaya baktığımızda fark ediyoruz: çevremiz değil, sesimiz azalmış.

Ve o sessizlik, dostlukların mezar taşı gibi dikiliyor karşımıza. Belki zaman suçlu, belki biz. Belki sadece yorulduk. Eskiden gün uzun, sohbet kısa olurdu. Şimdi zaman kısaldı ama sessizlik uzadı. Yetişkinlik, görünmez bir trafiğe benzer: iş, sorumluluk, çocuk, fatura… Herkes bir yere yetişme telaşında ama kimse birine yetişemiyor.

“Görüşelim” sözü bir temenniye dönüşüyor; “Bir ara ararım” cümlesi, sessiz bir veda oluyor. Oysa dostluk, bakım ister. Bir çiçeği sulamayı unuttuğunda nasıl solar, bir dostluğu da ihmal ettiğinde renklerini yitirir. Ama biz, “vakit bulursam” diyerek sulamayı erteliyoruz. Ve sonunda, kurumuş bir dostluğun önünde susuyoruz — tıpkı mezar başında konuşamayan biri gibi.

Zamanla insanın öncelikleri değişiyor. Hayatın yükü artıyor, omuzlarımız daralıyor. Bir zamanlar her şeyimizi paylaştığımız dostlar, şimdi yalnızca eski bir fotoğrafta yanımızda duruyor. Yeni çevreler, yeni hedefler derken, “o eski biz” arka planda kalıyor. Ve farkında olmadan, o dostluklarla birlikte kendimizin bir kısmını da yitiriyoruz.

Bir dostum bir gün şöyle demişti: “Yaşlandıkça kalabalık azalmaz aslında, sadece hakikat ortaya çıkar.” Belki de dostlukların azalması bir eksilme değil, bir arınmadır. Ama arınmanın da bedeli yalnızlıktır. Yetişkinlikte yeni dostluklar kurmak zordur çünkü artık herkesin içinde bir çekince vardır. Çocukken dostluk oyunla başlardı, şimdi güvenle bile başlamıyor.

Birbirimize hikâyemizi anlatmaya korkar olduk; herkes yorgun, herkes kırılgan. Bir kahve içmek için bile müsaitlik sorar olduk — sanki dostluk da randevuyla yaşar hale geldi. Oysa gerçek dostluk, zamansızdır. Bir bakışta anlaşılır, bir sessizlikte yaşar. Ama modern çağ, sessizliği bile rahatsız edici buluyor.

Ve bazen yalnızlık sadece birbirimizi unutmamızla gelmez; hafızanın kendisi de bizi yavaş yavaş terk eder. Bir annenin, yıllar sonra evladına “sen kimsin?” diye sorması, sadece bir hastalığın değil, insanlığın en sessiz çöküşüdür. Alzheimer, çağın en acı aynasıdır: orada insan, sadece dostlarını değil, kendisini de kaybeder.

Yavaş yavaş silinir anılar, sesler, yüzler… Bir zamanlar aynı sofrada gülüştüğü insanı tanıyamaz hale gelir insan. Ve o unutuluşun içinde, dostluk artık iki kişi arasında değil — bir zamanın hatırası olarak kalır. İşte o an, yalnızlık bedenin değil, zihnin içine çöker. Yalnız kalmak başka, hatırlayamamak bambaşka bir yalnızlıktır.

Belki de mesele dostlukların bitmesi değil, bizim onları hatırlayış biçimimizdir. Bir mesaj kadar yakındayken bile birbirimize yabancı kalabiliyoruz. Ama bir akşamüstü, eski bir şarkı çaldığında, o isim yeniden düşüyor aklımıza. Kalbimizde bir yer hâlâ “nasılsın?” demek istiyor. Ve işte orada, dostluk ölmemiştir.

Sadece sessizce bekliyordur — tıpkı uzun bir kışın ardından yeniden filizlenecek bir ağaç gibi. Geçenlerde, yıllar önce bağımı kopardığım bir dostumla tesadüfen karşılaştım. Bir an durduk, göz göze geldik. Zaman, ikimizden de bir şeyler almıştı; saçlarımızda beyaz, gözlerimizde yorgunluk vardı. Ama o bakışta, geçmişin sıcaklığı yeniden parladı.

Ne çok şey söylemek istedim; “Neden uzaklaştık?” demek istedim. O sadece gülümsedi, “Ne çok zaman geçmiş…” dedi sessizce. Sonra birbirimize sarıldık. O sarılışta yılların pişmanlığı, özlemi, sitemi bir aradaydı. Sanki iki eski dost değil, iki yarım kalmış hayat buluşmuştu. Belki de dostluk tam olarak budur: yıllar geçse de, ilk bakışta hatırlanan bir kalp izi.

Bazı insanlar, hayatımızdan ayrılsalar da kalbimizden çıkmazlar. Ve bazen, tek bir hatırlayış bile yeniden kurar o bağı. Çünkü bazı dostluklar, sadece selamla değil, sessizlikle de sürer. Yalnızlaşmak kader değil; bir tercihin farkına varamamaktır. Belki yeniden aramalıyız birbirimizi — vakit bulduğumuz için değil, vakit yaratmak gerektiğini hatırladığımız için.

Çünkü sonunda insan, kalabalıktan değil, anlaşıldığı bir kalpten güç alır. Ve her dostluk, o kalbin içindeki en sessiz mucizedir. Belki bir gün yine buluşuruz. Bir parkta, bir çay bahçesinde, belki de bir hatırada… Adlarımızı unutsak bile, kalbimiz tanır birbirini. Çünkü insan, bazen en derin bağları aklıyla değil, yüreğiyle hatırlar.

Ve biz, hatırladığımız sürece, aslında hiç ayrılmadık. Sevgi ve saygılar.

Bu yazıyı puanlayın
Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!