Susmanın Yükü, Söylemenin Suçu
Bu yazıyı paylaş:
Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği Başkanı oğlum Tekstil Mühendisi Toygar Narbay’ın televizyonlarda ve gazetelerdeki beyanatlarını sosyal medyada paylaşmamı bir dost iyi niyetle ikaz etti; bu kadar övgünün hatalı olduğunu belirtti. Ben, savunmaya geçmedim, fikir beyan etmedim, sadece teşekkür ettim. Onun için bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı duydum.
İnsan bazen en haklı sevincini bile sessizliğe gömer. Oğlunun başarısından bahsetmeye çekinir, kızının zarafetini, eşinin inceliğini anlatmaya utanır. Çünkü bir yerde, birilerinin içindeki yanlış ses “övünme bu” diye fısıldar. Oysa kalbinde taşıdığı şey böbürlenme değil, paylaşma arzusudur; bir mutluluğu duyurmak, sevincini başkalarının da bilmesini istemektir.
Ne var ki, toplumun görünmez terazisinde övünmek hep ağır gelir; sanki her “gurur duydum” sözü, bir kibir beyanıymış gibi algılanır. İnsan böylece kendi sevinçlerinin içinde mahcup olur, neşesini bile ölçüp tartarak yaşar. Oysa övünme duygusu, insanın kendi emeğine ve sevdiklerine duyduğu saygının başka bir biçimidir. Çocuğunun başarısını dile getirmek, onun emeğini takdir etmektir; kendi gayretinin sonucunu paylaşmak, içindeki yaşam coşkusunun dışa vurumudur. Fakat ne yazık ki biz, tevazu ile silikliği birbirine karıştırmış bir kültürün içinde büyüdük.
Alçakgönüllü olmayı, kendi ışığını gizlemekle eş tuttuğumuz için, parlayan her şeyi söndürmeye meylettik. Övüneni kibirli sandık, susanı erdemli. Oysa çoğu suskunluk erdemden değil, korkudan doğar — “ya yanlış anlaşılırsa” korkusundan. Bu yanlış algının kökleri derindir. Yüzyıllar boyunca bize, “övünmek günah, sessizlik erdemdir” diye öğretildi. Hâlbuki atalarımızın destanlarına, türkülerine, yazıtlarına baktığınızda başka bir ruh görürsünüz: Göktürkler, dağlara taşlara “ben yaptım” diye kazıyarak övünürken kibir değil, iz bırakma arzusu taşırdı. Yunus Emre bile “ben gelmedim dava için, benim işim sevi için” derken, aslında kendi hakikatini söylemekten çekinmemişti. O hâlde biz nerede kaybettik bu dengeyi? Belki de, toplumun gözünde parlayan her şeyi “göze batmak”la eş tutan o kıskanç bakışlarda… Modern çağda ise tablo daha da karmaşık. Sosyal medya çağında herkes görünür, ama çok azı gerçekten görülür. Kimileri için övünmek artık bir vitrin süsü, beğeni avıdır; kimileri içinse hâlâ bir iç dökme biçimi. Ne var ki, birkaç gösteriş meraklısı yüzünden herkes suskunlaşmamalıdır. Çünkü gösteriş başka, şükran başka bir şeydir. Biri göz alır, diğeri gönül alır. Gerçek övünme, kalpten taşan bir minnettarlığın dilde yankılanmasıdır. Kibirle övünme arasında ince, neredeyse saydam bir çizgi vardır. Kibir başkalarının küçülmesiyle beslenir, övünme ise içten bir sevinçle büyür. Kibir “ben yaptım” der, övünme “biz başardık” der. Biri ayrıştırır, diğeri bağ kurar. Yine de farkı çoğu zaman kimse görmez, çünkü dinleyen kulak çoğunlukla kıskançlığın, yargının ya da kendi eksikliğinin gürültüsüyle doludur. İnsan bazen bu yüzden susar: sevinci yanlış anlaşılmasın diye, bir başkasının eksikliğine dokunmamak için. Ama bu suskunluk bir yerden sonra ruhu törpüler. Zira paylaşılmayan mutluluk, yarım bir mutluluktur. Ve işte tam bu noktada, övgüden rahatsız olanlara birkaç söz düşer: Başkasının sevincine tahammül edememek, aslında kendi içinde barışamamanın işaretidir. Başkasının ışığını söndürmekle kendi karanlığını aydınlatamazsın. Birinin gururla söylediği başarı öyküsünde rahatsızlık duyan, aslında kendi yarım kalmış hikâyesini işitir. Unutulmamalı ki, bir başkasının övüncü bizi küçültmez; bilakis, insanlığın ortak gayretine eklenmiş bir umut olur. Kıskançlık, duyulmamış bir övgünün yankısıdır. İnsan, yeryüzünde kendini gizleyerek değil, kendini ifade ederek büyür. Bazen sessiz bir teşekkür, bazen gururla söylenmiş bir cümle, bazen de gözlerden taşan bir sevinç… Bunların hiçbiri ayıp değildir. Ayıp olan, içten gelen ışığı söndürmek, sevinci bastırmaktır. Çünkü övünmek, kibirle değil minnetle yapıldığında insanın en sade dua biçimidir: “Bak, emek boşa gitmedi, sevgi meyve verdi.” Belki de artık susmamak gerekir. Çünkü başkalarının ne düşündüğünden korkarak yaşanan her mutluluk eksik kalır.
Gerçek tevazu, ışığını gizlemek değil; onu yakıp başkalarının yolunu da aydınlatmaktır. Bir anne çocuğuyla, bir baba emeğiyle, bir insan kendi başarısıyla gururlanıyorsa, bu dünyanın biraz daha yaşanmaya değer olduğunu hatırlatır bize. Ve belki de en sonunda, şu basit cümlede saklıdır tüm mesele: “Övünmek, kendini yüceltmek değil; şükrün dile gelmiş hâlidir.” Bir gün bir dervişe sormuşlar: “Neden yaptıklarını anlatmazsın?” Derviş gülümsemiş: “Çünkü anlatsam övündü derler, anlatmasam inkâr etmiş olurum. O hâlde bırak, gönül bileni kendi içinde bulsun.” Ve bugünün insanına gelince… Artık övünmekten değil, içtenlikle yaşamaktan korkmamalıyız. Çünkü modern insanın en büyük eksikliği tevazu değil, özgüvenle ifade edemediği mutluluklardır. Bir başarıyı, bir güzelliği, bir emeği dile getirmek; varoluşun kendi yankısını duymasıdır. Övünmek, eğer gösterişten arınmışsa, insanın kendine “iyi ki varsın” deme biçimidir.
Sevgi ve saygıyla.