Kayıpların Fısıldadığı Hakikat!
Bu yazıyı paylaş:
Deniyor ki hiçbir şey üzülmeye değmez. İlk bakışta kulağa cesur bir öğüt gibi gelir bu söz; insanı hayata karşı güçlü kılacak, omuzlarındaki yükü hafifletecek bir sır gibi. Ama gelin görün ki insan kalbi öyle kolayca ikna olmaz; kırılan bir fincana bakarken bile içimizde ince bir sızı belirir. Çünkü o fincan, belki bir sabah kahvesinin sıcaklığını, belki bir dost sohbetinin izlerini taşır.
Kaybolan bir eşya da yalnızca yok olan bir nesne değildir; bazen çocukluğun, bazen sevgili birinin hatırasıdır. O yüzden “üzülmemek” kolay söylenir ama yaşamak için biraz fazlaca katıdır. Fakat işin sırrı belki de başka yerde gizlidir: Üzüntüyü tümden yok saymak değil, ona yüklediğimiz anlamı değiştirmekte.
Nitekim Mevlana, “Bir şey kaybolursa bil ki o asıl sahibine dönmüştür” derken, sadece teselli etmiyordu; aynı zamanda varlığın geçiciliğini öğretiyordu. Biz sahip olduğumuzu sandığımız şeylere ne kadar bağlansak da, aslında hiçbir şeyin gerçek sahibi değiliz. Elimizde duran, sadece ödünç verilen bir nefes, bir eşya, bir dostluk ya da bir zaman dilimi.
Hepsi bize uğrar, sonra sessizce geri döner. Bir gün küçük bir çocuk, sevdiği tahta oyuncağını kırar. Gözyaşları içinde annesine koşar. Anne ise oyuncaktan çok daha değerli bir öğüt verir: “Ağlama yavrum, kırılan şey sana geçiciliği öğretiyor. Bir gün ben de yanında olmayacağım, o zaman da mı ağlayacaksın?
Hayat, elindekilerin hep sende kalacağını sanmaman için seni küçük kayıplarla hazırlıyor.” İşte bu basit hikaye, aslında her kaybın gizli bir ders taşıdığını hatırlatır. Üzüntü, insanı tüketen bir bataklık olabileceği gibi, olgunlaştıran bir nehir de olabilir. Kaybolan her şey, insana şu iki soruyu fısıldar: “Benimle beraber neyi kaybettin?” ve “Benden sonra ne öğrendin?” Eğer yalnızca birinci sorunun cevabında oyalanırsak, hayat boyu eksiklerle yaşarız.
Ama ikinci soruya kulak verirsek, kayıplar bile bize bir kazanç kapısı aralar. Çünkü kaybın dili, aslında kazancın öğretmenidir. Büyük düşünürlerden biri, dostunun ölümünden sonra derin bir üzüntüye kapılır. Günlerce kimseyle konuşmaz, içine kapanır. Bir gece rüyasında dostunu görür. Dostu ona gülümseyerek der ki: “Ben gitmedim, yalnızca görünmez bir yere geçtim.
Senin gözyaşların beni değil, seni ağırlaştırıyor.” Uyandığında düşünür: Aslında dostunun kaybı değil, onun yokluğunu kabullenememek üzüntü vermektedir. Ve o günden sonra hayatını şöyle bir düsturla sürdürür: “Gidenin ardından ağlamam; çünkü onun payı tamamlandı. Benim payıma düşen ise devam etmektir.” Belki de “hiçbir şeye üzülmeye değmez” sözü, üzüntüyü küçümsemek için değil, ölçüsünü hatırlatmak için söylenmiştir.
Çünkü ölçüsüz bir üzüntü, insanı hayata küstürür. Oysa ölçülü bir üzüntü, insanı derinleştirir, inceltir. Bir dost kaybının ardından gözyaşı dökmek insanca, onunla beraber yaşama sevincini de yitirmek ise hatadır. Bir eşyanın kaybına üzülmek doğal, onun yokluğunu kalbine ağır bir zincir gibi bağlamaksa boşunadır.
Kırılan şeyler, bize kırılganlığımızı öğretir. Kaybolan şeyler, bize hiçliğimizi hatırlatır. Ve bütün bunların ardından insan, aslında en büyük hakikate yaklaşır: Elimizde tuttuğumuz hiçbir şey bizim değildir. Ne eşyalar, ne insanlar, ne anılar… Hepsi, bizden önce vardı ve bizden sonra da var olacak ya da kaybolacak.
Biz, sadece yolun bir yerinde onlara rastlamış yolcularız. Öyleyse üzülmekten kaçınmak değil, üzülmeyi dönüştürmek gerek. Her kaybın içinde bir öğreti, her kırığın ardında bir işaret vardır. Gidenin ardından “neden gitti?” diye sormak yerine, “bana ne bıraktı?” diye sormak gerekir. Çünkü geriye kalan hatıra, öğreti ve izdir.
Ve o iz, aslında kaybolanın kalıcı yanıdır. Ve sonunda anlarız ki, kırılan bardak da kaybolan hatıra da yerine konur; gidenin izi kalır, hatırası yaşar. Ama bir tek şey vardır ki, onun yokluğunda telafi imkansızdır: sağlık. O yüzden üzülmek yerine, nefesimizin kıymetini bilmek gerek. Çünkü hayat bize fısıldar: “Kırılan eşya unutulur, kaybolan bulunur, dostun hatırası kalır; ama kaybolan sağlık, geri dönmeyen bir zamandır.
Üzülme, yaşa; çünkü en kıymetli emanet, hala senin içindedir.” Hayatınızda kırıkların ve kayıpların öğretiye, sağlığın ise kalıcı bir hazineye dönüşmesi dileğiyle… Sevgiler, saygılar.