Bekleyiş mi Adım mı?

3 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

Ünlü yazar, çevirmen, düşünür ve sosyolog. Başta dil, tarih, edebiyat, felsefe ve sosyoloji olmak üzere sosyal bilimlerin birçok alanında araştırma yapmış ve yazılar kaleme almış bir düşünce adamı. Telif ettiği 12 eseri ve tercümeleriyle Türk edebiyatında önemli bir yeri olan Hüseyin Cemil Meriç’in şu vecizesi çok önemlidir: “Hayatta en büyük tehlike, hiçbir şey yapmadan beklemektir.” İnsan önce şunu idrak etmelidir ki; hayatın en keskin gerçeği şudur: Beklemek ile yürümek arasındaki ince çizgiyi fark edemeyen, çoğu zaman kendini tükenmişlikte bulur.

İnsana “inan yeter, sabret gelir” derler; kulağa hoş gelen bu cümle, kalbin sığınacağı bir liman gibi görünür. Fakat her liman gemiyi korumaz; bazısı yalnızca bekletir, paslandırır, denize bir daha açılamaz hâle getirir. Yahya Kemal’in dediği gibi: “İnsan, limanda değil; denizde büyür.” Bir bilge, talebesine şöyle demiştir: “Sakın ha, limanda çürüyen gemi olma; fırtınalara karış ama denize açıl.” İnanmak elbette bir başlangıçtır.

Çünkü inanç, karanlıkta yürüyenin önündeki tek ışık olabilir. Ama sadece inanmak, insanı çoğu zaman tatlı bir hayalin içine hapseder. İnanmak bir tohumu avucunda taşımaktır; o tohumun yeşermesi için toprağa, suya ve güneşe ihtiyaç vardır. Tohumun avuçta çimlenmesini beklemek, nafile bir hayaldir. Mevlânâ’nın sözü burada anlam kazanır: “Dua, tohum gibidir; ama ekmediğin tohumu yeşermez.” Yunus Emre de inancı işaret ederek şöyle demiştir: “İnanırsan yol olur, inanmazsan dağ olur.” Edison’un hikâyesi bu hakikati pekiştirir: Okulda başarısız damgası yiyen, hatta akli dengesinden şüphe edilen küçük bir çocukken annesi ona inandı.

O inanç, yıllar sonra dünyayı aydınlatan ampule dönüştü. Sabır ise bambaşka bir sınavdır. Bir yazımda bu konuyu derinlemesine yer vermiştim. Sabır, beklemek değil; beklerken içten içe olgunlaşmaktır. İnsan sabrederken kendi içindeki çığlıkları duyar, hayal kırıklıklarını törpüler, güçsüz yanlarını tanır.

Ancak sabır, hiçbir şey yapmadan oturmak demek değildir. Bazen sabretmek, sabırla çalışmaktır; bir gün doğacak olan güneşi beklerken kendi kandilini yakmaktır. Eğer sadece bekleyip hiçbir adım atmazsak, sabır adı altında tembellik yapmış oluruz. Bir köylünün hikâyesi anlatılır: Yağmur duasına çıkıldığında, herkes ellerini açmış göğe bakarken, yalnızca küçük bir çocuk yanında şemsiyesini getirmiştir.

İşte gerçek sabır, böylesine hazırlıklı bekleyiştir. Sabır için Hz. Mevlânâ der ki: “Sabır, dikenin gül olmasını beklemektir.” Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Seferi sırasında orduyu aylarca beklettiği, uygun zamanı kolladığı anlatılır. Sabırla yapılan bu bekleyiş, sonunda büyük bir zaferi doğurmuştur.

Vazgeçmemek ise işin en zor kısmıdır. Çünkü vazgeçmemek, körü körüne direniş değil; aklını ve kalbini aynı masaya oturtabilmektir. İnsanın direnç gösterdiği şey bazen bir hayal, bazen de imkânsızı zorlamaktır. Vazgeçmemek, kayaya kafa tutmak değil, kayayı yontarak bir yol açmaya çalışmaktır. İnadın değil, azmin adıdır.

Konfüçyüs’ün dediği gibi: “En büyük zafer, asla düşmemekte değil; her düştüğünde yeniden ayağa kalkabilmektedir.” Atatürk de bu hakikati dile getirmiştir: “Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır.” Nasrettin Hoca’nın bir fıkrası vardır: Gölün kenarında maya çalar. “Hocam, göl maya tutar mı?” diye sorarlar.

O da “Ya tutarsa?” der. İşte vazgeçmemek bazen akla aykırı görünen bir umudu bile diri tutmaktır. İşte tam da burada soru belirir: Beklemeli mi, yoksa harekete mi geçmeli? Cevap, ikisinin arasında gizlidir. Sadece bekleyen, zamanı kaybeder. Sadece koşan ise yönünü kaybeder. İnanmak kalbi diri tutar, sabır ruhu büyütür, vazgeçmemek bedeni ayakta tutar.

Fakat asıl olan, inancın ve sabrın yanında aklı da kullanabilmektir. Bir eski denizcinin dediği gibi: “Rüzgârı beklemek boşunadır; yelkenini açmayan, dalgaları asla aşamaz.” Yazımın başında vecizesine yer vermiş olduğum Meriç’in şu sözünü de anmak gerekir: “İnanç, insanı yolda tutar; düşünce ise ona yön verir.” Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethetmek için yıllarca beklememiş; inancını akılla ve eylemle birleştirerek çağ açıp çağ kapatmıştır.

Bu, beklemek ile harekete geçmek arasındaki dengenin en büyük örneklerinden biridir. Hayat, boşlukları dolduranlara değil; boşlukları gören ve harekete geçenlere yol verir. Bazen kader, bir kapıyı aralar; ama o kapıdan geçmek için elimizi uzatmak gerekir. Eğer elimizi uzatmazsak, kapı kapanır ve biz “keşke”lerle oyalanırız.

Şems-i Tebrizî’nin dediği gibi: “Kader, yolun tamamını göstermez; sadece ilk adımı atman için fısıldar.” Sonunda geriye tek bir gerçek kalır: İnsan sadece inanarak değil, sadece sabrederek değil, sadece vazgeçmeyerek de değil; bütün bunların yanında cesaretle eyleme geçerek yol alır. Çünkü bekleyerek değil, adım atarak ufuk genişler.

Ve insan kendine şu soruyu sormadan yaşayamaz: “Ben gerçekten beklediğim şeye layık bir adım attım mı, yoksa zamanı beklemekle mi tükettim?” “İnsanı yola çıkaran inançtır, yolda tutan sabırdır, hedefe ulaştıran ise vazgeçmemesidir.” Sevgiler, saygılar.

Bu yazıyı puanlayın
Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!