Yaşamanın Kıymeti, Ölümün Hikmeti
Bu yazıyı paylaş:
Yaşamak, kimi zaman sessiz bir mucize gibi elimizin içinden kayıp gider; kimi zaman da farkında olmadan sarıldığımız en kıymetli hazinedir. Hayatın tadı, sabahın köründe derin bir uykudan sağlıkla uyanabilmekte, bir bardak çayın buharında yüzümüze dokunan huzurda, yahut televizyon ekranında dünyayı izlerken bile kalbimizin attığını bilmekte gizlidir.
İnsan bazen sadece nefes almanın bile büyük bir lütuf olduğunu unutuyor; sanki nefes almak bize verilmiş sıradan bir hakmış gibi davranıyoruz. Oysa o derin nefesin ardında milyonlarca mucize vardır: akciğerimizin her kıvrımında işleyen hayat, kalbimizin ritminde saklı umut, gözümüzün gördüğü ışıkta parıldayan bir başka bahar… Gündelik telaşlar, işlerin koşturmacası, yolların karmaşası içinde fark etmediğimiz nice küçük mucize, aslında yaşamın en tatlı tarafıdır.
Bir kapının açılışı, bir dostun seslenişi, bir çocuğun gözlerinde parlayan heyecan… Bunlar sıradan sanılır, fakat gerçekte yaşamın en kıymetli hediyeleridir. Ve işte bu tat, her an karşımıza çıkan sürprizlerle bambaşka bir renge bürünür. Bir bakarsınız ansızın gelen bir sevinç sizi kuşatır; bir bakarsınız beklenmedik bir acı kalbinize çöker.
Yaşamın inişleri ve çıkışları, insan ruhunu bir nakış gibi işler; sevinçler bir yanını, acılar bir diğer yanını dokur. İnsan bu dalgalanmalarla olgunlaşır, sabırla büyür, şükürle güçlenir. Onun için olacak ki, yaşamak üzerine söylenen iki dua halk arasında sıkça tekrar edilir: “Sağlıkla ömrün uzun olsun” deriz; çünkü biliriz ki sağlık yoksa, diğer hiçbir nimetin anlamı olmaz.
Kanuni Sultan Süleyman’ın asırlardır dillerde dolaşan beyti hâlâ kulağımızda yankılanır: “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibiOlmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.” Sağlığın yerini dolduracak hiçbir değer yoktur. Nice servetler, nice makamlar, nice ihtişamlı saraylar… Hepsi, yatağa düşmüş bir bedene bir yudumluk nefes veremez.
İşte bu yüzden, sağlığın kıymeti, kaybedildiğinde değil, henüz elimizdeyken anlaşılmalıdır. Fakat asıl derinlik ikinci duadadır: “Allah ölümün de hayırlısını versin.” Bu söz, yaşamın gölgesinde duran o kaçınılmaz sona dair en insanca temennidir. Kimi bu ifadeyi hafife alır, “Ölmüşüm, hayırlısı olmuş ne fark eder” der.
Ama işin aslı öyle değildir. Ölümün de bir yüzü vardır; bir tarafı kolaylık, diğer tarafı zorluk… Kimileri yatağında, sevdiklerinin dualarıyla huzurla göçer; kimileri ise ansızın, bir kazanın, bir felaketin pençesinde gider. İşte bu fark, yaşamı anlamlı kıldığı kadar, ölümün de hayırlısını dilemenin ne kadar yerinde olduğunu gösterir.
Bir haber bülteninde rastlanan bir ölüm vakası bazen insana bunu apaçık gösterir. Bir uçağın iniş takımı bölmesinde sıkışıp kalan ve kim bilir hangi umudun peşinde hayatını kaybeden bir insanın haberi mesela… O çaresiz son, hayırlı bir ölümün değil, bir trajedinin örneğidir. Yola çıkarken belki umudu büyüktü, belki hayalleri vardı, belki sevdiklerine kavuşacağını düşündü; ama vardığı yer karanlık bir boşluk oldu.
İnsan bu tür haberlerde sadece bir hayatın sönüşünü değil, aynı zamanda hayırlı bir ölümün ne kadar büyük bir lütuf olduğunu da görür. Ya da yaz sıcağında serinlemek için denize atlayan bir adamın, tesadüfen yangın söndürme helikopterinin tankına dolarak, alevlerin üzerine bırakılması… Bu tuhaf, acı dolu hikâye, ölümün de hayırlısının olabileceğini düşündürten başka bir ibret levhasıdır.
Düşünün ki, adamcağızın niyeti sadece serinlemekti; oysa kader onu bambaşka bir sona götürdü. Denizde kayboldu sanıldı, fakat alevlerin ortasında bulundu. İşte burada insan, “Allah ölümün de hayırlısını versin” duasının derinliğini daha iyi idrak eder. Çünkü ölüm, sadece bir son değil; insanın dünyadan göç ediş biçimidir.
İşte bütün bunlar bize şunu fısıldar: Yaşamak sadece nefes almak değildir. Yaşamak; sabahın ışığını umutla karşılamak, dostun bir tebessümünde huzuru bulmak, bir çocuğun kahkahasında geleceği duymak, bir ağacın gölgesinde serinliği hissetmektir. Yaşamak, sevinçleri kucaklamak kadar acılara da sabretmek; düşmek kadar kalkmayı da öğrenmektir.
Her günün içinde bir armağan, her gecenin koynunda bir sır saklıdır. Gün batarken gökyüzünde renklerin dansı, gün doğarken ufkun ardında yükselen aydınlık; hepsi birer hatırlatmadır: Yaşam, sadece vakit geçirmek değil, vakti değerlendirmektir. Ve en nihayetinde, yaşamak, ölüme doğru yürüyüşümüzdür aslında.
Bu yolculuğun değerini bilenler için her an, şükürle sarılınması gereken bir nimettir. Yaşamın kıymeti, onu kaybetme ihtimalimizin gölgesinde daha da artar. Belki de bu yüzden insanoğlu, hem yaşamı hem ölümü dualarla kuşatmıştır: Sağlıkla uzun bir ömür dilemek ve sonunda hayırlı bir ölüm istemek… Çünkü hayat, sadece yaşadığımız anlardan ibaret değildir; hayat, aynı zamanda nasıl veda ettiğimizdir.
Yaşamak, bir ömür boyu sürecek bir sevinç cümlesidir: Hayatı heyecanla kucaklamak, ölümü de hayırlısıyla karşılamayı dilemek… Ve işte bütün mesele, bu iki ucu birbirine yaklaştıran o ince çizgide, her anın değerini bilerek yürümektir.