Gözyaşları
Bu yazıyı paylaş:
İnsanoğlu ne garip bir varlık… Kadınıyla erkeğiyle, gençliğiyle yaşlısıyla, kalbinin tam ortasında öyle hassas bir düğüm taşıyor ki; ufacık bir mutlulukta göğe yükseliyor, ufacık bir kırgınlıkta yerin dibine geçiyor. Bazen bir tebessüm yeter havalara uçmasına, bazen de en önemsiz görünen bir söz, bir yanlış bakış ya da küçücük bir kayıp koca bir dağ gibi çöküyor üzerine.
Ve işte o anlarda, gönlün dili devreye giriyor: gözyaşları… İnsanın en dürüst şahitleri… Ne rol yapabilir, ne yalan söyler. Sevinçte de akar, kederde de. Hatta bazen öyle bir an gelir ki, aynı anda hem güler hem ağlarsınız; biri sağ gözünüzden neşeyle süzülürken, öteki sol gözünüzden hüznün izini bırakır.
Yıllar önce ben de gözyaşlarına dokunmuştum, kalemimle, yüreğimle. O zaman yazmıştım: “Gözyaşları” Kirpiklerden süzülen ince damlalar,Dışa vurur insanın en derin yanlarını.Islatır mendilleri, sessizce anlatır halini,Kimi zaman sevinçten, kimi zaman kederden,Her an hazırdır akmaya gözyaşı. Ağırdır gamın yükü; çöker, ezer taşıyanı.Kapanmaz aşk yarası; sarsar, oynatır aklı.Ayrılık ateşi yakar, kavurur gönülleri,Kırık bir kalbin acısı dökülür damlalara.
Ve en zoru: bir varlığın kaybı…Bitmeyen bir hasretin sessiz süresi,İçin için ağlatır, sızlatır yürekleri. Şiir, gözyaşının felsefesini anlatıyordu belki; ama bana onu yazdıran asıl sebep, yaşadığımız bir olaydı. Ailece hâlâ unutamadığımız, hafızama kazınmış bir sahne… Elli beş yılını devlete hizmet ederek geçiren babam, emekliliğinden sonra genel felç geçirdi ve bitkisel hayata girdi.
Biz yedi kardeş, aylar boyunca hastane odasında dönüşümlü olarak başında nöbet tuttuk. Onu yalnız bırakmak istemiyorduk; ruhunu teslim edecekse bile, yanında evlatlarından biri olsun diye… Bir gece nöbette bendim. Sessizlik ağırdı, zaman neredeyse durmuştu. Babamın nefes alışlarını dinlerken, birden gözlerime inanamadım: kıpırdanmaya başladı, ardından yatağında doğruldu.
Ve öylesine doğal, öylesine bizden bir sesle, “Yahu Namık’ları ihmal ettik, onlara da bir gidelim,” dedi. O an ödüm koptu. Ağlamaya başladım; ama bu gözyaşları ne sadece korkunun ne de sadece sevincindi. İçinde ölümün gölgesiyle yaşamın mucizesi aynı anda vardı. Düşünebiliyor musunuz? Günlerdir umutsuzca beklediğimiz babam, sanki bir rüyadan uyanır gibi gözlerini açmış, bizden biriyle sohbet ediyordu.
Hemen hemşireleri, doktorları çağırdık. O geceyi unutamıyorum; gözyaşlarım sel oldu. Hem sevinç, hem hüzün, hem şaşkınlık vardı içinde. Babam mucizevi bir dönüş yaptı; yıpranmıştı ama yeniden aramızdaydı, uzun yıllar daha yaşadı. İşte o gün anladım: gözyaşı, sadece damlalar değildir. Bazen hayatın kendisidir.
İnsan kalbinin taşıyamadığı her şey gözyaşına dönüşür: özlem, sevinç, korku, kayıp, mucize… Ve o damlalar, ruhun en dürüst, en sahici tercümanıdır. Belki de o yüzden insan, gülerken bile ağlayabilir. Çünkü gözyaşı, kalbin hâlâ yaşadığının, hâlâ hissedebildiğinin en güçlü kanıtıdır. Ve bazen bir damla gözyaşı, sayfalar dolusu sözden çok daha fazlasını anlatır.
Ve ben şimdi, kalemimin ucunda yeniden gözyaşına dokunurken şunu temenni ediyorum: Dilerim bütün dostların gözyaşları daima sevinçle, coşkuyla aksın; hüzün değil, mutluluk ıslatsın mendilleri. Hep sevinçler gözyaşına karışsın…
Sevgiler, saygılar