Dil Kirliliği
Bu yazıyı paylaş:
“Dilin kemiği yok” der atalarımız. Bu söz, yalnızca fiziksel bir hakikati değil, insanın düşünmeden konuşma eğilimini de yansıtır. Dil, kolayca bükülür, eğrilir; kimi zaman hakikati nakşeder, kimi zaman da sahibini mahcup eden bir silaha dönüşür. Söz, ağızdan çıktığı anda artık sahibinin değil, muhatabının malıdır.
Yunus Emre bu hakikati şu mısralarla dile getirir: “Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı, Söz ola ağulu aşı, bal ile yağ ede bir söz.” Bu dizelerde Yunus, kelimenin kudretini anlatır. Bir söz öyle bir güce sahiptir ki kanlı bir savaşı sona erdirebilir, ya da tek bir başı gövdesinden ayırabilir.
Acı bir lokmayı tatlıya çevirebilir yahut tatlı olanı zehre dönüştürebilir. Yani söz, bazen hayat kurtarır, bazen hayat söndürür. O yüzden denilmiştir ki: “Söz, insanın ağzından çıkmadan onun esiridir; ağızdan çıktı mı, insan onun esiri olur.” Ne var ki nice zaman, sözün bu kudreti unutulur. İnsan, gönlünü süslemek yerine dilini keskinleştirir.
Sokrates’in öğüdü kulaklarda çınlar: “Konuş ki seni göreyim.” Çünkü insan, konuştuğunda iç âlemini ele verir; söz, kalbin aynasıdır. Mevlânâ da, “Tatlı dil, dost kapısını açar; kötü dil başa belâ getirir” diyerek, sözün hem ilâç hem de zehir oluşunu hatırlatır. “Dilin kemiği yok” sözünün bize öğrettiği, öncelikle bir ikazdır: İnsan, söylediği kelimenin sorumluluğunu taşır.
Kimi zaman bu ifade, lafını tutamayan, gevezelik eden kişiler için de söylenir. Çünkü sözün ölçüsüzlüğü, düşüncenin eksikliğini açığa çıkarır. Montaigne, bu hakikati şöyle dile getirir: “İnsanların gerçek ölçüsü, söyledikleri sözlerde saklıdır.” Günümüzde ise ne yazık ki dil, nezaketin zarif bir aynası olmaktan ziyade kaba ve argo ifadelerin gölgesinde kalmaktadır.
Argo, bir yönüyle toplumsal grupların aidiyet duygusunu pekiştirirken, diğer yönüyle nezaketin ve zarafetin zayıflamasına sebep olur. Confucius’un şu ikazı sanki bugünün insanına hitap eder: “Dilin doğruluğu bozulursa, söylenen sözler anlaşılmaz; sözler anlaşılmazsa yapılması gereken işler doğru yapılamaz.” Özellikle genç kuşakların sosyal medyada sıkça kullandığı argo, kısaltma ve kaba sözler, iletişimde samimiyetin değil, kolaycılığın göstergesi hâline gelmiştir.
Dijital dünyanın resmiyetten uzak atmosferi, insanlara normal hayatta sarf etmeye çekinecekleri kelimeleri daha rahat söyleme cesareti verir. Böylece dil, hem yaratıcı bir oyun alanı olur hem de nezaketin kaybolduğu bir mecraya dönüşür. Nietzsche’nin şu tespiti bu bağlamda dikkat çekicidir: “İnsan, duygularının esiri olduğunda kelimeler de zincirlerini kırar.” Argo ve kaba dil, bazen öfkenin, bazen taşkın sevincin, bazen de toplumsal otoriteye meydan okumanın ifadesidir.
Fakat dilin asıl anlamı, insanları ayırmak değil, birleştirmektir. Goethe, “İnsanı yücelten şey, kullandığı dildir” derken, sözün insanın şahsiyetini doğrudan inşa ettiğini vurgular. Türkçemiz, İstanbul’un zarif lehçesinde hayat bulan bir incelik ve estetik taşır. Yahya Kemal, bu güzelliği şu sözlerle dile getirmiştir: “Türkçenin çekilmediği yerler vatandır.” Ona göre dil, yalnızca bir iletişim aracı değil, milletin ruhunu bir arada tutan temel unsurdur.
Cemil Meriç de bu hakikati şu ifadeyle pekiştirir: “Lisan, insanlığın evidir.” Bu sebeple temennimiz, kaba ve argo söylemlerden uzaklaşıp Türkçemizin inceliğini, musikisini ve asaletini korumaktır. Dilimizi korudukça kimliğimizi de koruruz; çünkü milletin sesi, aynı zamanda kalbinin en sahici yankısıdır.
Yahya Kemal’in bu vecizesiyle yazıyı şiirsel bir kapanışla taçlandırabiliriz: “Türkçe ağzımda annemin sütüdür, Bir gün kesilse, ben mahvolurum.”
Sevgi ve saygılarımla.