Gelişim
Bu yazıyı paylaş:
Bekir Sıtkı Erdoğan haklı olarak haykırmış: "Uzaktan gelmişim, yorgunum, hancı Aman, şuraya bir yatak ser yavaş yavaş Aman, karanlığı görmesin gözüm Beyaz perdeleri ger yavaş yavaş" demiş. İnsanoğlu, ömrün hanında yolculuk ederken sık sık yorgun düşer. Kimi zaman kayıplar, kimi zaman yalnızlık, kimi zaman da içten içe büyüyen bir boşluk, gönlün üzerine gölge gibi çöker.
Ama işte o anda bir "beyaz perdeye" ihtiyaç vardır: Umudu yeniden açacak, karanlığı perdeleyecek, hayata taze bir ışık düşürecek perde... Bugünün dünyasında telefonlar, bilgisayarlar, türlü uygulamalar hayatımıza hız kattı. Dostlarla dilediğimiz an yazışıyor, görüntülü görüşmelerde kilometreleri yok sayıyoruz.
Kimi zaman dertleşiyor, kimi zaman bir kahkaha ile günün yorgunluğunu dağıtıyoruz. Elbette bu kolaylıklar hayatımıza renk kattı; elbette bu teknoloji insan için bir reform oldu. Ama her kolaylığın ardında bir tehlike gizlidir: Hareketsizlik, yalnızlık, içe kapanış... "Kolaylık bazen konfor, bazen de felakettir." Bir arkadaşımın bana yazdığı mesaj hâlâ içimi ürpertir: "Artık ne gazete ne kitap okuyorum.
Eskiden sinemayı çok severdim, otuz yıldır gitmedim. Dizilere bile bakmıyorum. Eve kapandım, bütün gün uykudayım..." Bu satırlar bir yakınma değil, bir çığlıktır. Sessizce hayattan kopuşun ilk işaretidir. İnsanı kendine getiren tokat gibi bir ikazdır. Çünkü değişmeyen insan, çürümeye mahkûmdur. "İnsanı öldüren yaş değil, değişmeyi reddedişidir." Çocuklarımız büyüyüp yuvalarını kurduklarında, eşimle baş başa kalmıştık.
O boşluğu büyütmedik, bilakis küçülttük. Sosyal ilişkilerimizi artırdık, hobilerimizi çoğalttık, gezilerle hayatı renklendirdik. Çünkü insan yaş aldıkça kabuğuna çekilmek değil, kabuğunu kırmak zorundadır. Ama sonra... Takdir-i İlahi, eşimi yanımdan aldı. İşte o gün, en derin boşluğun sevdiğini kaybettiğinde başladığını öğrendim.
İnsanı ayakta tutan bağ kopunca, dünya sessizleşiyor. Gözler hep geçmişi arıyor, gönül hep eski günleri özlüyor. O an şunu idrak ettim: "Hayat, geriye bakılarak yaşanmaz. İleriye bakılarak yürünür." Bu idrak, bende yeni bir değişimin kapısını araladı. Yazmaya alışkanlığımı yoğunlaştırmaya başladım. Kalem kâğıda değdikçe yüreğim hafifledi.
Satırlar, kaybolmuş nefeslerime can verdi. Yeni uğraşlar bulmaya, zihnimi farklı yönlere çevirmeye meyil ettim. Çünkü insan kaybını inkâr ederek değil; ona saygı duyarak, hatırasını yaşatarak ve boşluğunu yeni anlamlarla doldurarak varlığını koruyabilir. "Acı kaybolmaz; ama acıdan yeni bir yol doğurulabilir." Her dönemin bir bedeli vardır: Gençliğin bedeli mücadeledir; orta yaşın bedeli sorumluluktur; yaşlılığın bedeli ise kayıplardır.
Ama her dönemin bir hediyesi de vardır: Tecrübe. Ve insan, bu tecrübeyi bireysel gelişime dönüştüremediğinde, aynaya baktığında kendi yüzünü bile tanıyamaz hâle gelir. Unutulmamalıdır ki kişisel gelişim sadece kitap okumak ya da kurslara gitmek değildir. Bazen yeni bir dost edinmektir, bazen yeni bir şehir görmektir, bazen de kendi içine dürüstçe sorular sormaktır: "Ben ne yaşıyorum?
Nereye gidiyorum?" İşte bu sorular, değişimin kıvılcımıdır. "Kendiyle yüzleşmeyen, hiçbir yolculuğa çıkamaz." Hayat bize her gün sessizce fısıldar: "Ya değiş, ya da yok ol." Ve bu fısıltıyı duyan insan, aslında yeniden doğmaya adaydır. Çünkü kapanmak ölmek, açılmak ise dirilmektir. "Değişim, kaybın içinden doğan en sessiz mucizedir." Kendimizi ihmal etmeden öyle bir gelişme süreci geçirelim ki; içsel dünyamıza yönelik farkındalığımız artsın.
Sağlıkla, esenlikle kalın dostlar. Sevgiler, saygılar.