Sevgi ve Izdırap
Bu yazıyı paylaş:
Rahmetli babam yıllar önce görev icabı Ankara'ya bir gidişinde Sierra marka radyo ile Afyon'daki evimize döndü. Getirdiği bu harika cihaza o kadar sevindik ki anlatamam. Ama sevinen sadece biz olmadık; görev yaptığı PTT'deki arkadaşlarından başlayarak yayılan bir dalga gibi mahallemizdekiler ve daha sonraları duyumlarla gelip radyomuzu görenler de bayıldılar.
Yine rahmetli annem o radyoya çok güzel bir kılıf da dikti. Tıpkı sinema perdesi gibi önden iki yana açılan bir örtü... Cızırtılı bir yayın olmasına rağmen kafalarımızı neredeyse içine sokacak kadar yaklaşıp dinlerdik. Ama bir şarkı vardı ki, 1946'nın en fazla beğenileni idi. Ben henüz 7 yaşımdaydım; o günden bugüne o şarkı kalbimde tazeliğini muhafaza etmektedir.
Şairi Hasan Bey, bestekârı ve seslendireni ise Abdullah Yüce idi: "Bu ne sevgi ah, Bu ne ıstırap, Zavallı kalbim ne kadar harap..." Keşke 7 değil de 70 yaşında olsaydım da, sunulan bir kadeh şarabı yudumlarken düşüncelerimi ufka yayarak mehtabın güzelliğine dalıp gitseymişim. İşte: "Bu ne sevgi" ve "Bu ne ıstırap" denilen şey bu!
Radyo, evimizin tam ortasında bir misafir gibiydi. Hatta misafirden de öte, bir dost, bir sırdaş... Evimizin havası onunla değişmiş, gündüzlerimiz yeni bir renk, gecelerimizse farklı bir huzur kazandırmıştı. Akşamüstleri, güneş Afyon'un damlarının üzerinden çekilirken, babamın elleriyle ayarladığı o düğmeden yükselen ses, mahallemizde bambaşka bir dünyanın kapısını aralardı.
Çocuk aklımla o seslerin nasıl olup da o küçük kutunun içinden çıktığını anlamaya çalışır, gözlerimi ayırmadan bakardım. İçinde insanlar var sanırdım; kimi zaman bir tiyatro sahnesinde, kimi zaman bir konser salonunda... Annemin diktiği o kılıf, radyoyu âdeta kutsal bir eşya gibi kılardı. Üzerine toz konmasın diye her daim özenle örtülür, yayına başlanacağı vakit ise bir tören edasıyla açılırdı.
Ama bütün bu merak ve hayranlıkların ötesinde, ruhumu en çok kavrayan şey şarkılardı. O yıllarda kalbimin atışını hızlandıran, gözlerimi uzaklara daldıran, çocuklukla yetişkinlik arasında bir hayal köprüsü kurduran şarkılar... Abdullah Yüce'nin sesiyle yükselen yanık nağmelerin yanı sıra, mehtaplı geceleri gönlümüze işleyen dizeler de radyodan yankılanırdı: "Dün gece mehtaba dalıp Seni gördüm, Öyle bir an geldi, mehtap seni sandım..." Bazen başka bir akşam, yine aynı radyonun sihirli kutusundan şu fısıltılar yayılırdı: "Mehtaplı gecelerde Hep seni andım, Belki gelirsin diye ,Boş yere yandım..." Ve bazen, yıldızlarla bezeli Afyon semasıyla yarışır gibi bir şarkı çalardı; o zaman çocuk bile olsan anlıyordun ki hayat sadece gündüzden ibaret değil, gecelerin de bir hikmeti var: "Yıldızlı semâlar'daki haşmet ne güzel şey, Mehtâba bakıp yâr ile sohbet ne güzel şey...
Hiç bitmeyecek aşk-ı mehâbbet ne güzel şey, Yıldızların altında ibâdet ne güzel..." Bu şarkıyı kim söylerdi bilir misiniz? O sesine, kişiliğine, mütevaziliğine, üstün vasıflarına hayran olduğum sanatkar Sadi Hoşses'ti. Ne büyük bir şans, ne büyük bir tesadüftür ki; yıllar sonra, Büyükşehir Belediyesinde Türk Sanat Müziği Korosu'nun meccanen şefi olarak; yaşına rağmen şevkle başla, dinlenmeden, yorulmadan çalışırken onunla tanışma, dost olma şerefine nail oldum.
Ne güzel söylerdi, ne muhteşem yorumlardı şarkılarını. Rahmetle anıyorum, ruhu şad olsun diyor, dualarımı gönderiyorum. İşte bütün bu şarkılar, o küçük Sierra'nın kalbinde saklı bir evren gibiydi. Her biri bizi başka bir diyara taşıyor, hatıraları bugüne kadar diri tutuyordu. Radyo eskidi, yerine pikaplar, teypler, televizyonlar geldi.
Ama hiçbirinin kalbimdeki yeri o Sierra'nın yerini alamadı. Çünkü onunla sadece müzik dinlememiştik; onunla hayatın ritmini, zamanın ahengini, insan ruhunun iniş çıkışlarını öğrenmiştik. Bugün dönüp baktığımda, "Bu ne sevgi, bu ne ıstırap" mısraları sadece bir aşkın değil, hayatın ta kendisinin özeti gibi gelir bana.
İnsan bazen en büyük sevinciyle en derin kederini aynı kadehte içer. Mehtaba bakarken gönlü ferahlar ama bir yandan da içten içe yanar. Ve ben ne zaman bir şarkı duysam, o eski günlerin masumiyetini, babamın sevinçle eve getirdiği o radyoyu ve annemin elleriyle diktiği kılıfı hatırlarım. Çünkü aslında hatıralar da bir radyo gibidir; geçmişten bugüne dalgalar yollar, sesini kısmazsan hep çalar.
Bugün hâlâ o şarkıyı her duyduğumda, yedi yaşındaki ben, annemin kılıfını aralayıp radyoya kulak veren o çocuk, yeniden dirilir içimde. Ama bir şeyi daha itiraf etmeliyim; Bazen bir nesne, bir şarkı ya da bir ses, bütün bir çocukluğu hatırlatabilir; işte benim Sierra radyom böyle bir şeydi... Hem hatırladım, hem de sevgi ve ıstırabı anlatmaya çalıştım.
Hep ıstırapsız bir yaşamda sevgiyle kalın. Saygılar.