Sessizliği Anlamak
Bu yazıyı paylaş:
Hiç düşündünüz mü ya da çevrenizde gözlemleyip farkına vardınız mı; bir insanın durulduğu, sessizleştiği zamanlara şahit oldunuz mu? Eğer cevabınız “Evet” ise, hemen söyleyeyim: Bu anlar çoğu zaman içinizi burkmuştur. Dudaklarınızdan dökülen ilk sözler, genellikle geçmişin canlı enerjisini özleyen bir hüzünle şekillenir: “Ne kadar hayat doluydu, nasıl iyi bir insandı, yazık oldu” gibi. Ve bir an gelir ki, o kişinin hayat dolu neşesi, sizin gözünüzde yalnızca hatıralardan ibaret kalır.
İnsanoğlunun hayat yolculuğu, Allah’ın takdir ettiği bilinmezliklerle doludur. Kim bilir, hangi fırtına onu yorar, hangi sınav onun omuzlarına sessizce çöker? Her insanın başına gelmeyeni, yaşayamayacağı duyguyu kimse bilemez. Yorulduğu, durakladığı dönemler elbette olur; ancak en acı olanı, ömrü sessizce çalan, geri gelmeyen zaman dilimleridir.
Telafisi olur mu? Belki, belki de olmaz; bu muamma insanın omzunda sessiz bir yük gibi durur. Durulmak, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Çevredeki insanlar bunu bir duraklama, bir vazgeçiş ya da pes ediş olarak yorumlar. Oysa sessizlik, bazen en derin bilgeliklerin, en sessiz hesaplaşmaların evidir. Hiç unutamıyorum, bir gazeteci meslektaşım anlatmıştı: Hayatının en karanlık günlerinde, sabahın ilk ışıklarında yalnız başına yürümek ona her şeyi hatırlatmış, aynı zamanda hiçbir şeyi zorlamadan kabullenmeyi öğretmişti.
O yürüyüşler, sessizliğin en gür sesi olmuş, yorgun bedenini ve ruhunu onarmıştı. Ne yazık ki onu da ebedi âlemdeki mekânına yolcu ettik, rahmetle uyusun. Bir keresinde de herkesin eskiden TV’den nefis nükteleriyle tanıdığı bir zat vardı; her zaman kahkahasıyla etrafını aydınlatan, enerjisiyle herkesi kendine çeken biriydi.
Bir gün onu sessizce otururken gördüm; gözlerinde derin bir hüzün, dudaklarında hafif bir tebessüm… Hiç konuşmadı, sadece sessizdi. O an anladım ki, bazen durulmak, en gür seslerin bile arkasında saklı bir bilgeliktir. İnsan, en çok kendisiyle baş başa kaldığında büyür, en çok içindeki boşluğu hissettiğinde derinleşir.
Sessizliği anlamak, sabır ve empati ister. Yıllar önce İkiçeşmelik’te oturduğumuz dönemde mahallemizden tanıdığımız bir kadın, hayatının en zor döneminde, çocuklarının yanında bile sessizleşmişti. Çevresindekiler bunu fark etmemiş, hatta onun biraz soğuk ve mesafeli olduğunu düşünmüşlerdi. Oysa o sessizlik, onun kendi acısını derinlemesine hissetmesi, hayata dair değerlerini gözden geçirmesi ve içindeki gücü keşfetmesiydi.
Aylar sonra, sessizliği bir güç hâline dönüşerek tekrar dışa vurduğunda, hem kendisi hem de çevresi için çok daha güçlü olmuştu. Bir diğer örnek de, küçük bir köyde yaşayan yaşlı bir öğretmenle ilgili. Bunu sosyal medya paylaşımlarında okumuştum. Herkes onu neşesi ve enerjisiyle tanırmış; ta ki emeklilik günlerinde sessizleşene kadar.
Köylüler düşünmüş ki, “Artık yaşlandı, enerjisi kalmadı.” Oysa öğretmen sessizleşmişti; kendi hayatını, kayıplarını ve kazançlarını gözden geçirmeye başlamıştı. Sessizliğiyle geçmişin değerini, zamanın kıymetini öğrenmiş ve sonunda bilgeliğiyle çevresine daha fazla şey vermeye başlamış. Unutmayalım ki, durgun bir su yüzeyinin altındaki akıntılar, en güçlü suları taşır.
Sessiz bir insanın iç dünyası da öyle; görünmeyen derinliklerde, hayatın zorluklarıyla başa çıkma yöntemleri ve unutulmaz anıları birikir. Durulmak, bir vazgeçiş değil; sessiz bir diriliştir. Ve bazen, durulma yalnızca bir nefes almak, bir mola vermek değildir; bu, bir dönüşümün sessiz öncüsüdür. İnsan yorulduğu zaman, hayatın ağırlığı omuzlarına çöktüğünde, bir süre durup sessizce bakar etrafına.
Belki hayatın gerçek değerini, sevdiklerinin kıymetini, küçük mutlulukların büyüklüğünü ancak o zaman anlayabilir. Albert Camus der ki: “Gerçek bir durgunluk, bir insanın içinde yaşadığı sessizlikle başlar.” İşte bu sessizlik, insana hem kendini hem de dünyayı daha derinden görme fırsatı verir. Çünkü insan, durulduğu anlarda aslında büyür, sessizliğiyle konuşur ve hayatı daha derin görmeye başlar.
Ve biz, çevremizdeki bu sessizlikleri fark ettiğimizde, belki de hayatın gerçek anlamına biraz daha yaklaşmış oluruz. Kim olduğunu hatırlayamadığım bir düşünür de: “Sükûnet, ruhun en sessiz dilidir.” Bu sessiz dil, bazen kelimelerden daha fazla şey anlatır. Bir bakış, bir duruş, bir anlık gülümseme; işte insanın durulduğu anların dili budur.
Ve bu dili anlamak, sabır ve empatiyle mümkündür. Her durulmuş insan bir hikâyedir aslında; içten içe akan duyguların, kayıpların, kazançların, sevinçlerin ve acıların öyküsü… Onu anlamak, sabırla ve dikkatle dinlemek, hayatın gizli notalarını keşfetmek gibidir. Ve bu sessizlik, bir gün mutlaka tekrar hayatın akışına karıştığında, hem kendisi hem çevresi için çok daha bilge ve güçlü olacaktır.
Ama en kötüsü nedir, bilir misiniz? Ömür götüren zamanlardır. Ne fırtınalar, ne sınavlar, ne kayıplar… Bazen insan farkında olmadan, sessizce, içten içe geçen yılları sayar ve geriye bakar; işte o an, durulmanın ne kadar değerli olduğunu anlar. Ömür götüren zamanların farkına varmak, bize sessizliğin, yavaşlamanın ve kendimizi anlamanın ne denli kıymetli olduğunu hatırlatır.
İşte durulmuş bir insanın sessizliği, yalnızca bir an değil; ömrün kıymetini bilenlerin gördüğü en derin bilgeliktir. Ve belki de, en sessiz anlarımızda, hayatın en gür melodisini duyabiliriz. Çünkü durulmuş bir insanın bakışı, sessizliğin içindeki derin bilgeliği görmemizi sağlar; kelimeler yetersiz kalsa da, ruhlarımız buna karşılık verir.
Yaşamı başlangıç enerjisiyle tamamlayabilmek ne büyük mutluluk! Sessizliğe bürünmeden, canlı ve neşeli bir ömür diliyorum. Sevgiler, saygılar.