Hoşgörü
Bu yazıyı paylaş:
İnsanoğlunun sahip olduğu en güzel meziyetlerden biri kuşkusuz hoşgörüdür. Kimi zaman kendi fikirlerimizle çelişse bile, başkalarının düşüncelerini özgürce ifade etmelerinden rahatsız olmamak, onlara tepki göstermemek büyük bir olgunluk ister. Hoşgörü, bir kabullenme ya da boyun eğme hali değil, aksine yüksek bir erdemdir.
İnsan, karşısındaki muhatabın fikrini değiştiremeyeceğini bilse bile, sabırla dinleyerek onun kişiliğine saygı gösterebiliyorsa, işte o zaman gerçek anlamda hoşgörü kapısı aralanır. İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımından sonra barışa ve ortak değerlere olan ihtiyaç daha da görünür olmuştu. İşte bu sebeple UNESCO, 1966 yılını “Tolerans ve Hoşgörü Yılı” ilan ederek kültürler ve medeniyetler arasında diyalog köprüleri kurmaya çalıştı.
Aynı yıl, İzmir’de Büyükşehir Belediyesi’ndeki görevim sırasında, Efes Oteli salonlarında düzenlediğimiz Hoşgörü Paneli, bu evrensel çağrının yereldeki bir yankısı oldu. Katılımcıların görüşlerini bir araya getirerek “Sevgi, Barış, Dostluk Köprüsü” adı altında bir kitapta topladım. Çünkü biliyordum ki, sözler uçup gider, fakat yazı kalır; hoşgörü üzerine söylenenler gelecek kuşaklara ilham vermelidir.
Panelde dile getirilen sözler bugün hâlâ yol gösterici nitelikte. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Burhan Özfatura, “Herkesin denize atılan taşın meydana getirdiği dalga gibi çevresine bir hoşgörü dalgası yaymasının zamanı gelmiştir” diyordu. Ne kadar yalın, ne kadar etkili bir benzetmeydi bu! Ünlü sanatçı Hülya Koçyiğit ise “Hoşgörülü olabilmek emek ister, belli bir eğitim ve belli bir kültür düzeyi gerektirir” sözleriyle, hoşgörünün kendiliğinden değil, çaba ve bilinçle kazanıldığını vurguluyordu.
Tekstilci Sema Küçüksöz, “Ayrım yapmadan birbirimizle insan sevgisiyle kucaklaşmalıyız. İşte en büyük mutluluk budur, hoşgörü budur” diyerek gönüllerin buluşmasını dile getirdi. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz’ın ifadesiyle, “Tüm din mensuplarının birbirlerine karşı hoşgörülü davranmaları ilahi bir emirdir.
Peygamber Efendimiz, farklı diller konuşan, değişik ırklardan insanların birbirlerine hoşgörülü olmalarını tavsiye etmiştir.” Hoşgörünün kökleri yalnızca kültürlerde değil, inançların özünde de vardı. Ege Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Refet Saygılı kısa ama öz bir cümleyle bu erdemi özetlemişti: “Hoşgörü insanlığın en güzel yönüdür!” İş adamı Üzeyir Garih ise yaptığı uzun konuşmayı salona tatlı bir tebessüm bırakacak şu sözlerle tamamlamıştı: “Ben bir, iki, üç dediğimde herkes ellerini çırpsın.” İki dediğinde kendisi alkışlayınca bütün salon da aynı hareketi yaptı.
Ardından dönüp, “Bakın, sözüme değil, hareketime itibar ettiniz. İşte bu, hoşgörünün hayatımızdaki yansımasıdır.” diyerek derin bir ders bırakmıştı. Teknik Direktör Mustafa Denizli, “Türkiye’nin hoşgörüye en büyük ihtiyacı siyasettedir” derken, Milliyet Gazetesi Başyazarı Taha Akyol da önemli bir dengeye dikkat çekmişti: “Hoşgörülü olacağız diye her şeyi sineye çekmemiz gerekmez.” Çünkü hoşgörü, adaletsizliğe sessiz kalmak değildir; hakikati dile getirirken kırıcı olmamaktır.
Prof. Dr. Ahmet Bülend Göksel’in sözleri ise adeta hoşgörünün estetik boyutunu çiziyordu: “Hoşgörü, aşırılıkların karşısında uyumdan ve barıştan doğan güzelliği gösterir.” Ve nihayet Mevlâna’nın evrensel çağrısı, bütün bu sözlerin üzerine bir mühür gibi oturuyordu: “Hoşgörüde deniz gibi ol.” Mevlâna’nın vecicesi, bu erdemin sınır tanımayan genişliğini ifade eder Bugün geriye dönüp baktığımda, o gün konuşulanların hâlâ tazeliğini koruduğunu görüyorum.
Çünkü dünya değişse de, insanın insana olan ihtiyacı değişmiyor. Hoşgörü, bizi birbirimize yaklaştıran görünmez bir köprü; sevgiyi, barışı ve dostluğu taşıyan bir anahtar. Eğer bizler, hayatın karmaşasında birbirimize biraz daha anlayışla yaklaşabilirsek, belki de Mevlâna’nın denizi kadar engin bir dünyada buluşabiliriz.
Hoşgörü, yalnızca büyük toplulukların değil, günlük hayatın da temel direğidir. Bir evde, aile bireylerinin birbirinin farklılıklarına tahammülü; iş yerinde, fikir ayrılıklarına rağmen ortak hedefe yürüyebilmek; sokakta, tanımadığımız insanlara karşı sabırlı ve saygılı olabilmek… Bunların hepsi küçük ama değerli adımlardır.
Atalarımızın “Komşu hakkı, Tanrı hakkı” deyişi, aslında hoşgörünün en sade ifadesidir. Düşünür Voltaire’in dediği gibi: “Fikirlerinize katılmıyorum, ama onları ifade etme hakkınızı sonuna kadar savunacağım.” İşte gerçek hoşgörü budur; farklılıklardan korkmamak, onları tehdit değil, zenginlik olarak görmek.
Büyük mutasavvıf Yunus Emre’nin, hoşgörünün özünü tek cümlede özetleyen şu dizeleri de hoşgörünün ruhunu yansıtır: “Yaratılanı severim, Yaradan’dan ötürü.” Bu anlayış, insanların arasındaki tüm farklılıkları bir kenara bırakıp ortak bir sevgi potasında buluşturmanın özüdür. Hoşgörünün eksik olduğu yerde öfke, nefret ve kin filizlenir; fakat hoşgörünün hüküm sürdüğü yerde barış, huzur ve kardeşlik boy verir.
Küçük bir örnekle anlatmak gerekirse: Anadolu köylerinde insanlar, kavgaya tutuşan iki kişiyi barıştırmak için onları aynı sofraya oturtur, aynı ekmeği böldürürlerdi. Çünkü bilinir ki, aynı ekmeği paylaşan iki kalp, artık birbirine düşman olamaz. Bugün şehirlerimiz büyüdü, hayat hızlandı, insanlar birbirini tanımaz hale geldi.
Ama hoşgörü hâlâ aynı güce sahip: Hoşgörü, yalnızca büyük topluluklar arasında değil, günlük hayatın küçük detaylarında da yaşar: Bir otobüste yaşlıya yer vermek, yanlışlıkla çarpan birine kızmadan tebessüm etmek, farklı bir görüşü yargılamadan dinlemek… Hepsi, görünmez ipliklerle toplumsal barışı dokur.
Bunlar, basit görünen ama toplumsal barışı besleyen davranışlardır. Eğer bir gün dünyada savaşlar bitecekse, bunun yolu hoşgörüden geçecektir. Çünkü hoşgörü, barışın sessiz dili, insanlığın ortak vicdanıdır. Herkes kendi iç dünyasında biraz daha hoşgörülü olabilirse, belki de savaşların yerini dostluklar, kinlerin yerini kucaklaşmalar alır.
Ve nihayet, Anadolu irfanı bize şu sözü hatırlatır: “Taş yerinde ağırdır, insan gönlünde.” Bir gönülde ağırlığımızı sevgi ve hoşgörüyle koyabilirsek, geride kalıcı bir iz bırakabiliriz. Anadolu kasabalarının birinde, iki esnafın dükkanları yan yanaymış. Biri fırıncı, biri manav. Aralarında yıllardır süren küçük bir çekişme varmış; kimi zaman birinin sözü, kimi zaman diğerinin davranışı kalp kırıklığına sebep olurmuş.
Günlerden bir gün fırıncının dükkanında yangın çıkmış. İnsanlar koştururken ilk yetişen, yıllardır dargın olduğu manav olmuş. Tüm gücüyle yangını söndürmeye yardım etmiş. Yangın söndüğünde fırıncı, gözleri dolu dolu manava dönüp, “Bunca yıldır aramızda kırgınlık vardı, ama sen bana yardıma koştun. Ben sana hakkımı helâl ettim, sen de bana et.” demiş.
Manav ise gülümseyerek şu cevabı vermiş: “Hoşgörmek, yangından önce kalpte başlar.” İşte hoşgörü tam da budur. Küçük bir kasabada, iki esnafın yüreğinde olduğu gibi, her birimizin kalbinde filizlenmesi gereken bir erdem… Eğer bizler birbirimizi biraz daha anlamaya çalışırsak, belki de dünya denilen bu büyük kasaba, daha yaşanılır bir yer olur.
Anadolu kasabalarında yaşanmış küçük bir kıssa bunu en güzel şekilde anlatır: İki esnaf yıllarca küs kalmış. Bir gün fırıncının dükkânında yangın çıkınca, ilk yardıma koşan yıllardır dargın olduğu manav olmuş. Yangın söndüğünde fırıncı gözleri dolu dolu “Helâl et, ben sana ettim” demiş. Manav ise sadece gülümsemiş: “Hoşgörmek, yangından önce kalpte başlar.” İşte hoşgörü tam da budur.
Bir tebessümde, bir sözü sükûtla karşılamada, bir gönlü incitmeden yürüyebilmede saklıdır. Eğer bizler birbirimizi biraz daha anlamaya çalışırsak, dünya denilen bu büyük kasaba, daha yaşanılır bir yer olur. Hoşgörü, barışın sessiz dili, insanlığın ortak vicdanıdır. Hoşgörülü dostlarıma en içten duygularla Merhaba diyorum.
Sevgiler, saygılar.