Şeytana Uymamak
Bu yazıyı paylaş:
İnsan doğası ve inançlar üzerine derinlemesine bir konuya değinmek istedim.
“Şeytanın en büyük başarısı kendisini unutturmasıdır” ifadesi yaygın biçimde kullanılır. Bu, kötülüğün ve olumsuzlukların en etkili şekilde, fark edilmeden yayıldığını anlatır. Bu söz, kötülüğün açıkça ve korkutucu bir şekilde ortaya çıkmak yerine, sinsice ve gizlice hareket ederek daha tehlikeli hale gelmesini sağlamaktır.
Şeytan sözcüğü, insanları doğru yoldan saptırmaya çalışıp tüm olumsuz etkileri; kibir, nefret, açgözlülük gibi temsil ettiği değerleri tahrip etmektir. Eğer bir kişi bu tür olumsuzlukların varlığını unutup onları görmezden gelirse, onlara karşı gardını almayı bırakır ve bu da onların kolayca yayılmasına neden olur.
Özetle, bu ifade kötülükle mücadelenin ancak onun varlığının ve etkilerinin farkında olmakla mümkün olabileceği anlamındadır. Kötülüğün kendisini unutturması, şeytanın en sinsi ve yıkıcı silahı olduğu gözden kaçırılmamalı. Peki, iyi de Allah insana akıl fikir vermiş, birey bu aklı neden kendi özgür iradesiyle doğru şekilde kullanmaz da şeytana uyar?
Bu bir tezat değil midir? Bu sorunun cevabında, inanç ve insan doğası üzerine derin bir düşünce yansıdığını belirtmeliyiz. Yani insanın aklını kullanmayıp şeytana uyması, ilk bakışta bir tezat gibi görünebilir. Ancak bu durum, iman ve irade hürriyeti kavramlarıyla açıklanmaktadır. Allah, insanı akılla donatarak doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırma yeteneği vermiştir.
Ancak bu akıl tek başına yeterli değildir; çünkü insana aynı zamanda adına irade hürriyeti dediğimiz seçme özgürlüğünü de yüklenmiştir. Bu özgürlük, insanın bir sınavdan geçmesini ve kendi seçimlerinin sorumluluğunu almasını sağlamaktadır. Madem aklı var, sorumluluğu üstlen, iyi ya da kötüyü kendin tercih et, mesuliyet senin tarzında.
Şeytan ise, insana bu özgürlüğü kullanarak yanlış yollara saptırmak için işe koyulur ve kışkırtır. İnsanı şeytanın fısıltılarına açık hale getiren bir diğer faktör ise nefistir. Nefis, insanın içindeki arzuları, tutkuları ve zaafları temsil eder. Şeytan, aklın kontrolünde olmayan bu zaafları ve tutkuları hedef alarak insana yaklaşır.
Örneğin, bir insan hırsına, bencilliğine veya öfkesine yenik düştüğünde, aklını bir kenara bırakıp nefsinin ve dolayısıyla şeytanın kışkırtmalarına uymuş olur. Sonuç olarak, bu durum bir tezat değil, aksine insan olmanın doğasının bir parçasıdır. Akıl, insana yol gösteren bir pusula gibidir. Ancak bu pusulanın doğru yöne çevrilmesi, irade ve nefis terbiyesine bağlıdır.
İnsan, şeytanın fısıltılarına karşı aklını ve iradesini kullanarak direnç göstermelidir. Bu mücadele, hayatın ve imanın temel sınavlarından biridir. Tabii bunları ifade ederken akla şöyle bir soru da takılabilir; yani bunu tartışırken bir şeytanın varlığını kabul etmiş mi oluyoruz ve bu, zeka bakımından hangi seviyede olursa olsun bireyi etkisi altına da alabiliyor anlamı mı ortaya çıkıyor?
Hayır, tam olarak öyle değil. Bir şeytanın varlığını tartışırken, bu kavramı metaforik bir anlamda da ele alabiliriz. Bunu başka bir şeyle anlatmaya çalışalım, “Şeytan” kavramı, sadece fiziksel bir varlık olarak değil, aynı zamanda kötülüğün, kışkırtmanın ve olumsuz düşüncelerin sembolü olarak da kullanılır.
Bu bağlamda şeytan, insanın içindeki nefs-i emmareye, yani kötülüğü emreden nefse işaret eder. Bu içsel kötücül dürtüler, akla ve iyiye giden yolları bulandırmaya çalışır. Bu nedenle, bir ateist bile “içindeki şeytanla mücadele” tabirini kullanabilir. Bu, kişinin kendi zayıflıkları, hırsları ve dürtüleriyle mücadele etmesi anlamına gelir.
Fiziksel Varlık Olarak Şeytan Diğer yandan, inançlara göre şeytanın fiziksel bir varlık olduğu kabul edilir ve bu varlık, insanları saptırmak için çaba gösterir. Ancak bu, onun herkesi mutlak bir şekilde kontrol edebileceği anlamına kesinlikle gelmez. Ateistler veya inançsızlar da dahil olmak üzere, insanı yoldan çıkaran her şey şeytanın bir fısıltısı olarak görülebilir.
Aklını ve iradesini kullanan, vicdanını dinleyen bir insan, şeytanın ya da içsel kötücül dürtülerin etkisine karşı koyabilir. Dolayısıyla şeytanın etkisi, insanın kendi iradesi ve tercihleri doğrultusunda şekillenir. Yani “herkesi etkiler” şeklinde mutlak bir genelleme yapmak doğru olmaz; ancak herkes, en azından kendi içindeki kötücül dürtülerle yüzleşir.
Peki o zaman şeytana uymamak, direnç gösterebilmek için nasıl bir yetenek ortaya konulmalı? Şeytana veya içimizdeki kötücül dürtülere karşı direnç gösterebilmek için özel bir “yetenek”ten ziyade, süreç içinde geliştirilebilecek bazı temel yaklaşımlar gerekir. Bunlar, adeta bir kas gibi düzenli pratikle güçlenir.
Kendini Tanıma ve Zaaflarını Bilme İlk ve en önemli adım olarak önerilmekte, yani bireyin kendisiyle yüzleşmesidir. Hangi konularda zayıflık gösteriliyor, onun tespit edilmesidir. Hırs mı ağır basıyor, öfke mi, yoksa tembellik mi? Bunların bilinmesi gerekmektedir. İçimizdeki şeytanın hangi kapılardan zorlayacağını bilmek, o kapıları önceden kilitlemek gibidir.
Kendimizi ne kadar iyi tanırsak, dürtülerimizin bizi şeytanın ne zaman ele geçirmeye çalıştığını kolayca fark ederiz. Vicdanı Dinleme ve Akıl Süzgecinden Geçirme de etkili bir yoldur. İç sesimiz yani vicdanımız, bize doğruyu fısıldayan en güvenilir rehberdir. Bir karar alırken veya bir eylemde bulunmadan önce durup düşünmek, o eylemin sonuçlarını akıl süzgecinden geçirmek çok önemlidir.
“Şimdi yapacağım şeyin bana, başkalarına veya maneviyatıma ne gibi zararları dokunur?” sorusunu sormak, anlık dürtülerin önüne geçmemizi sağlar. İradeyi Güçlendirme Pratikleri de önemlidir. İrade, bir kas gibidir. Kullanmadıkça zayıflar. Tıpkı beyin gibi. Küçük ama düzenli adımlarla irademizi güçlendirebiliriz.
Örneğin, sabah erken kalkmak, yapmamız gereken bir işi ertelememek veya zararlı olduğunu bildiğimiz bir alışkanlıktan vazgeçmeye çalışmak bu pratiklere dahildir. Bu tür küçük zaferler, büyük direnişler için temel oluşturmaktadır. Bağışlama ve Merhamet: Kin, nefret ve intikam duyguları, şeytanın en sevdiği yakıtlardan olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.
Bu duygular, kişiyi kolayca yanlış yollara sürükler. Başkalarını affetmeyi ve merhamet göstermeyi öğrenmek, bu olumsuz duyguların gücünü kırar. Unutma, birine duyduğun öfke, en çok seni zehirler. Özetle, şeytana direnmek bir kez ortaya koyup bitirilecek bir yetenek değil, sürekli uyanıklık ve kendini geliştirme çabası gerektiren bir süreçtir.
Bu süreçte en büyük silahların, kendini bilmek, vicdanını dinlemek ve iradeni güçlendirmektir. Tarihte veya yaşamda yakın süreçte şeytana uyup da yanlışlık yapılan bir olay gerçekleşmiş midir diye düşündüğümde şu sonuca ulaştım: “Şeytana uymak” ifadesi, tarihteki pek çok olayı açıklamak için bir metafor olarak kullanılabilir.
Bu, doğrudan bir şeytan figürünün eylemi değil, insanların hırs, kibir, nefret ve açgözlülük gibi zaaflarına yenik düşerek gerçekleştirdiği yıkıcı eylemleri ifade eder. Tarihte bu metaforla açıklanabilecek en net olaylardan biri Soykırımlar ve Toplu Katliamlardır. İşte bu kavramın geçtiği bazı örnekler: • Holokost: Nazi Almanyası’nın Yahudilere ve diğer azınlıklara uyguladığı sistematik soykırım, insanlık tarihinin en karanlık sayfalarından biridir.
Liderlerin ve takipçilerin, akıl ve vicdanlarını bir kenara bırakarak, bir ırkı yok etme fikrine nasıl kapıldıkları, “şeytanın fısıltılarına uymak” tabiriyle açıklanabilir. Bu, sadece bir liderin çılgınlığı değil, yüz binlerce insanın nefret ve kayıtsızlıkla bu eyleme ortak olmasıdır. • Sivas Katliamı: 1993’te Sivas’ta yaşanan bu trajik olay, şeytanın toplulukları nasıl kışkırtabileceğine dair modern bir örnektir.
Bir grup insanın, nefret dolu sloganlarla ve şiddet dürtüleriyle masum insanları yakması, aklın ve vicdanın tamamen devre dışı bırakıldığını gösterir. Bu olayda, “kitle psikolojisi” ve “nefret söylemi” gibi faktörler, insanların içindeki karanlık dürtülerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. • Salem Cadı Avı: 17.
yüzyılda Amerika’da yaşanan bu olay, histerinin ve paranoyanın bir toplumda nasıl yıkım yaratabileceğini gösterir. Bir grup insanın “cadılık” suçlamalarıyla masum insanları yargılayıp idama göndermesi, mantığın ve adaletin yerini önyargı ve korkunun almasının tipik bir örneğidir. Bu olaylarda “şeytana uymak”, bireylerin ve toplumların korku, hırs veya nefret gibi duygularla manipüle edilerek akıl dışı ve vicdansızca eylemlerde bulunması anlamına gelir.
Bu eylemler, insanlara verilen en değerli hediyelerden biri olan aklın, iradenin ve merhametin göz ardı edilmesi sonucunda ortaya çıkar. Ve Nazi Almanyası’nda Hitler’in soykırımına uğradıklarını unutmuş İsrail’in şimdilerde Filistinlileri topraklarından edip soykırım uygulaması gibi… Allah kimseyi şeytana uydurmasın… Sevgiler, saygılar.