Önyargı
Bu yazıyı paylaş:
İnsanoğlunun ilişkilerde yaptığı büyük yanlışlıkların başında önyargı gelir. Bu eğilim, bireyin ideolojik olduğu kadar, kendine özgü fikri ve bakış açısını kayıtsız şartsız desteklemesinden kaynaklanır. Teşbihte hata olmaz; önyargı öyle can sıkıcı, öyle hoşlanılmayan bir şeydir ki, insana “Nuh” dedirtir de “Peygamber” dedirtmez.
Daha da ötesi, insanı “ak”a siyah, “siyah”a beyaz diyecek kadar direnç göstermeye zorlar. Bu yüzden olsa gerek, önyargı dediğimiz bu irade dışı davranış biçimine, “bilmeden yargılamanın dayanılmaz hafifliği” nitelendirmesi uygun görülmüştür. Mevlana der ki: “Sen neye bakarsan, onda kendini görürsün.” Önyargı, işte bu bakışı karartan bir perde gibidir.
İnsan, kendi gözündeki merceğin lekeli olduğunu bilmez; karşısındakini puslu, bulanık görür. İbn Sînâ ise, “Bilmediğini bilmemek, cehaletin en kötüsüdür” ifadesini kullanır. Önyargı, tam da bu hâlin sessiz suç ortağıdır; çünkü hem bilmez hem de bilmeyi reddeder. Tarih, önyargının yıktığı nice dostlukların, bozduğu nice adaletin şahididir.
Hazreti Ömer döneminde yaşanan bir hadise ibretliktir: Bir adam suçlu sanılarak huzuruna getirilir. Herkes onun cezasını vermesini beklerken, Hz. Ömer, “Deliliniz var mı?” diye sorar. “Yok” cevabını alınca, “O hâlde siz de suçlusunuz; çünkü delilsiz hüküm vermek, suçların en büyüğüdür” der. Ne yazık ki modern çağda da önyargı, hâlâ mahkeme salonlarında hüküm verebiliyor.
Geçtiğimiz aylarda Arap dünyasında bir kadın, kaçırılıp tecavüze uğradıktan sonra “fuhuş” suçlamasıyla yakalandı. Mahkeme, onu idama mahkûm etti ve ceza infaz edildi. Olay, televizyonlarda ve sosyal medyada geniş yer buldu. Bu karar, kanunların katılığı kadar hâkimin de peşin hükmünü gösteriyordu: Mağduru suçlu saymak, adaletin ruhunu yok etmektir.
Benzer bir vaka Pakistan’da yaşandı: “Zafran Bibi” isimli kadın, tecavüze uğrayıp hamile kaldığı için zina ile suçlandı. Hâkim, kadının hamile oluşunu suçun kanıtı olarak kabul etti, tecavüz iddiasını ise dikkate almadı. Uluslararası baskılar sonucu ceza bozuldu ancak bu olay, önyargının hukuk kılıfına bürünerek nasıl can alıcı sonuçlar doğurabileceğini dünyaya gösterdi.
Bu tür olaylarda hâkimler genellikle mağduru değil, süreci önyargıyla yönlendiren kanıtlara önem veriyor. Önyargının kötü yanı aşikârdır: İnsan ilişkilerini zedeler, adaleti çürütür, hakikati bulmayı zorlaştırır. Ancak her şey gibi, önyargının da kökeninde bir “hayatta kalma içgüdüsü” vardır. İlk çağlarda bilinmeyene karşı temkinli olmak, yaşamı sürdürmenin bir gereğiydi.
Fakat çağımızda bu temkin, çoğu kez düşünmeyi tembelleştiren, kalpleri katılaştıran bir zincire dönüşmüştür. Sokrates, bir gün talebelerine üç süzgeç hikâyesini anlatır: “Bir söz işittiğinde, önce onun doğru olup olmadığını sor. Doğru değilse, iyi olup olmadığına bak. İyi de değilse, faydalı mı diye düşün.
Bu üç süzgeçten geçmeyen sözü taşıma.” Önyargı, bu süzgeçlerin üçünü de devre dışı bırakır; çünkü peşin hüküm, hakikatin önüne perde çeker. Peki, ne yapmalı? • Karşımızdakini, cevabını hazırlamadan dinlemeli. • Duyulanı değil, doğrulananı kabul etmeli. • “Ben onun yerinde olsaydım…” diye düşünülmeli.
• Yanılmış olunabileceğini kabul etmek, insanı bilgeleştirir. Konfüçyüs’ün dediği gibi: “Hakikati bilmek, hakikate inanmakla başlar.” Önyargıdan kurtulmak, yalnızca başkasına değil, kendi aklımıza da güven duymakla mümkündür. Önyargı, aklın dar kıyısında kurulmuş küçük bir köprüdür. O köprüden geçerken, altından akan hakikat nehrine bakmayan, yolunu sonsuza dek yanlış tarafa çevirebilir.
Adalet, ancak bu köprünün korkuluklarına vicdanı ve merhameti yerleştirdiğimizde ayakta kalır. Unutmayalım, hakikatin önüne set çeken her önyargı, yarın bizim de yolumuzu kapatabilir. Ve bilinmelidir ki… Hakikat, acele edenin elinden kayar, Vicdan, kulak verilmeyen sözlerde susar. Bir gönül, yanlış hükümle kırıldığında, Adaletin terazisi sonsuza dek eğrilir.
Önyargısız insanlarla selamete ve doğru istikamete yönelme imkânı daim olsun. Sevgiler, saygılar.