Çaresizlik
Bu yazıyı paylaş:
“İnsan, bir hastanede ve bir de kabristanda çaresizliğin ne demek olduğunu öğrenirmiş.” Ben bayıldım bu özlü söze. Hastane, bekleyişin ve umudun incecik bir ipte sallandığı yerdir; kabristan ise artık umut kapısının kapanıp geriye sadece kabullenişin kaldığı mekân. Biri yaşamla ölüm arasında gergin bir köprü, diğeri ise o köprünün bitip toprağın sessizliğine uzandığı yer.
Her ikisinde de ortak olan tek şey,i insana diz çöktüren o duygu: çaresizlik. Bu duygu, hayatın kumanda kolunu elden bırakmak zorunda kalındığı anın adıdır. Planlar yapılır, önlemler alınır, yollar çizilir… ama bir bakılır ki hayat, haritanın dışında akan bir nehre dönüşmüş. Karşı kıyıya yüzmek istenir, fakat su bambaşka yönlere sürükler.
O noktada akıl mantıkla savaşır, kalp ise inançla; gözler çözüm arar ama eller boşluğa uzanır. Kimi zaman çaresizlik, ağır bir hastalık haberiyle gelir; kimi zaman bir cenaze töreninde, elleri tabuta değip de son kez “hoşça kal” diyememekle. Ama bazen de ne ölüm vardır ne hastalık… Sadece çözümü bulunamayan bir çıkmaz, içinden çıkılamayan bir labirent oluşur.
Bir çocuk, anne-babasının ayrılığında kendini güvensiz hisseder; bir iş insanı, bütün emeklerinin bir krizle silindiğini görür; bir genç, yıllarca hayalini kurduğu sınavda tek bir yanlışla hedefine veda eder. Travma ve hastalık, bu duygunun en keskin biçimleri olsa da, çaresizlik bazen çok daha sessiz yerlerde saklanır: Zaman karşısında; geçmişi geri getirememekte, yaşlanmayı durduramamaktadır.
İlişkilerde; sevdiklerini ikna edememekte, kalplere giremeyip kapı önünde kalmaktadır. Toplum karşısında; adaletsizlikleri görüp değiştiremeyeceğini bilmektedir. Bütün bu anlarda insan, kontrolün kendisinde olmadığını fark eder ve bu fark ediş, onu ya derin bir umutsuzluğa ya da olgun bir kabullenişe götürür.
Ani kayıplar… Belirsizlik… Güçsüzlük hissi… Toplumsal engeller… Vicdan azabı ve pişmanlık… Hepsi insanı çaresizliğin kıyısına iter. Bu duygu bazen insanı kırar, küçültür, hayata küstürür. Bazen ise tam tersi olur; içindeki gücü keşfetmesine, sabrı öğrenmesine, empatisini derinleştirmesine sebep olur.
Çaresizlik, insanın en çıplak hâlidir. Maske takamazsın, süsleyemezsin. Bir hastane koridorunda annenin elini tutarken gözlerinden taşan yaş, ya da mezarlıkta rüzgârın önünde savrulan bir yaprak gibi hissedişin… İşte onlar, hayatın sahici anlarıdır. Belki birçok kez çaresizliği yaşamışımdır lakin beni etkileyen ikisini ölünceye dek hiç ama hiç aklımdan çıkaramayacağım.
Birincisi, aort kapağımın deformasyona uğramış olduğunu tesadüfen öğrendiğimizde değerli hekimin söylediği önemli uyarıdır: “Tesadüfen, büyük bir mucize ve şans eseri yaşıyorsun. Kaybedecek bir dakika değil, bir saniye ya da salise vaktin yok, hemen ameliyat” demişti. Geceyi nasıl geçirdiğimizi anlatamam.
Çaresizlik içinde kıvranırken, “ne olursa olsun, hemen ameliyat” diyerek işi çözmüş olduk. İkincisi de yine hastalıkla ilgiliydi ve bu seferki sevgili eşimle ilgiliydi. Kadınların korkulu rüyası “Göğüs Kanseri”ne yakalandığını öğrendiğimiz andı. Çaresizliğe düşmüştük, ne yapacağımızı, neye karar vereceğimizi üzüntüden bilemez durumdaydık.
Vakit kaybetmek de istemiyorduk, neticede ameliyat oldu. İçimiz rahat değildi, melun hastalığın kötü akıbetinin bilinci içinde çaresizliklerle boğuşarak ancak bir süreyi doldurabildik. Bazen bu duygu, insanın içinden şu soruları fısıldar: “Neden ben?” “Neden o?” “Bunu hak edecek ne yaptık?” “Şimdi ne olacak?” İnsanın içini tırtıl böceği gibi kemiriyor bu sorular.
Ve yaşadığım için biliyorum, bu soruların cevabı yoktur. Asıl mesele, cevabı bulabilmek değil, cevapsızlıkla yaşamayı öğrenebilmektir. Çaresizlikten tamamen kurtulmak mümkün olmasa da, onunla baş etmenin yolları vardır: Kontrol edilemeyen şeyleri teslimiyetle karşılamak… Yaşananlarda anlam aramak… Başkalarının omzuna yaslanmak… Büyük çözümler imkânsız görünse bile küçük adımlar atmak… Ruhu huzura erdirecek duaya ya da tefekküre sığınmak… Duyguları kelimeye, renge, ezgiye dökmek… Tıpkı anne-baba kaybı yaşayan bir çocuğun, resimle konuşmayı öğrenmesi gibi… Üstte belirttiğim gibi; kanser teşhisi alan bir hastanın, kalan günlerini sevdiklerine daha çok sarılarak geçirmesi gibi… İşini kaybeden birinin, çaresizliği girişimciliğin kıvılcımına dönüştürmesi gibi… Çaresizlik, bir uçurum kenarıdır; kimileri orada düşer, kimileri ise kanatlanır.
Onu yalnızca acı olarak görmek eksik bir bakıştır. Çünkü kimi zaman çaresizlik, insanın kendi derinliğini keşfetmesi için hayatın attığı sessiz bir çığlıktır. Ve insan, o çığlığa kulak verdiğinde, belki de ilk kez kendini gerçekten duyar. Ve işte o an, çaresizlik adını değiştirir; artık ona “kader” demezsin, “yol” dersin.
Çünkü anlarsın ki, en çıkmaz sandığın yer bile, seni kendine götüren tek istikametmiş. Eskiden çok dinlenir, çok hüzünlenilirdi ama artık kimse dinlemez oldu. Biz hatırlatalım, okuyan hislensin ve bir dakika olsa dahi düşünsün. İşte o anlamlı şarkının sözleri: Mendilimin yeşili Ben kaybettim eşimi Al bu mendil sende dursun Sil gözünün yaşını Aman doktor canım gülüm doktor Derdime bir çare Çaresiz dertlere düştüm Doktor bana bir çare Mendilim benek benek Ortası çarkıfelek Yazı beraber geçirdik Kışın ayırdı felek Aman doktor canım gülüm doktor Derdime bir çare Çaresiz dertlere düştüm Doktor bana bir çare Mendilim turalıdır Sevdiğim buralıdır Geçme kapım önünden Yüreğim yaralıdır Aman doktor canım gülüm doktor Derdime bir çare Çaresiz dertlere düştüm Doktor bana bir çare Ana dersen ana yok Baba dersen baba yok Gurbet elde hasta düştüm Bir yudum su veren yok Aman doktor canım gülüm doktor Derdime bir çare Çaresiz dertlere düştüm Doktor bana bir çare.
Çaresiz kalmayın dostlar, her derdinize doktor değil, Cenab-ı Allah çare versin. Sağlıkla kalın. Sevgi ve saygılar.