Zaman- İnsan Ömrünün görünmez mimarı

4 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

Emekli olduktan sonraki kazanımlarımdan biri de heveslenip şiir için kalem oynatmak oldu. Ve bu hobi, 11 yıl önce rüyamda hiç bilmediğim ve mevcut olmayan bir şiiri heyecanla okuyuşumla başladı. Sabah uyandığımda enteresan durumu eşime anlattım; teşvik etti. “Hatırla, otur yaz” dedi. Öyle yaptım. Rüyada söylediklerimi hatırlamaya kendimi zorladım, sonra oturdum, onları düzene koyup ilk şiirimi oluşturmuş oldum ve gerçekten çok başarılı oldu.

Ve 29 Kasım 2014’te “Bir Ömür” adını verdiğim uzunca şiirim ortaya çıktı. Arkası gelmeye başladı, hâlen devam ediyor… 10 Nisan 2015’te de “Sevgi Seli” kitabımda yer alan “Zaman” adlı bir şiir yazmıştım. Bugünkü yazım zamanla ilgili olacağı için o şiirimi biraz zamana ve gelişmelere bağlı olarak redakte ederek burada kullanacağım ve sonra da ilginç düşüncelerimi sizlerle paylaşacağım.

Zaman… Sessiz bir nehir gibi aktın içimden, Gözlerimden ömrümü süzüp götürdün. Bir kez dahi olsun geriye bakmadın, Gölge gibi kayıp, yalnızlığa sürdün. Ne yüreğinde merhamet vardı, Ne de hatırın kaldı geçmişte. Rüzgârın soğuğunda savruldum, Aşkın sıcaklığını hiç duymadın, Hasreti bile tanımadın. Sen, yüzü görünmeyen cellat, Bitmeyecek masallar fısıldadın, Sonra bir hamlede kopardın sayfaları.

Ey gaddar zaman… Hem güldürdün beni, Hem de gözlerime En ağır hüznü işledin. Ö.HN Zaman… İnsan ömrünün görünmez mimarı. Ne sesi var ne sureti, ama eserini hepimiz sırtımızda taşırız. O, doğduğumuz andan itibaren bizimle yürür; biz ise çoğu zaman farkında bile olmadan onun ayak izlerini takip ederiz.

Bir bilge, “Zaman bir nehir gibidir; aynı suya iki kez giremezsin” der. Biz çoğu zaman bu nehrin kenarında oyalandığımızı sanırız; oysa su çoktan köprünün altından akıp gitmiştir. Dakikalara sadık kalmak yalnızca bir saat hassasiyeti değil; hayata ve karşımızdakine duyulan derin saygının işaretidir.

Bir randevuya beş dakika geç gitmek bazen bir trenin kapısını yüzümüze kapatır; bazen de bir ömürlük fırsatı elimizden kaçırır. Saatteki ibreyi küçümsemek, hayattaki fırsatları küçümsemektir. Unutmayın: “Saatiniz geri kalıyorsa, kaderiniz de geri kalır.” Zaman israfı, en sinsi hırsızdır. Kapıdan girmez, alarm çaldırmaz.

Onu fark ettiğinizde çaldığı şey geri alınamayacak olandır. Altınınızı çalan hırsızı yakalarsınız, belki yerine yenisini koyarsınız. Ama zamanı çalan kimse çoğu zaman başkası değil, bizzat biziz. Sosyal medyada kaybolan saatler, “Bir oturup kalkacağım” diye gittiğimiz meclislerde yarım gün kaybetmeler, “Bir bölümü izleyip bırakırım” diyerek sabaha kadar ekran başında kalmalar… Hepsi, delik cepten zaman düşürmektir.

Osmanlı sadrazamlarından Köprülü Mehmed Paşa’ya bir gün bir adam gelir. Paşa sorar: — Vaktin var mı? Adam, “Var efendim” der. Paşa, “O zaman seninle konuşamam” der. Çünkü onun nazarında vakti bol olan adam ya boşa harcıyordur ya da zamanı kıymetlendirecek işlere sahip değildir. Elbette zamanın hakkını vermek demek, durmadan koşturmak, kendini yormak anlamına gelmez.

Bazen de durmak; bir fincan kahveyi hakkıyla içmek, dostun sözünü sabırla dinlemek, denizin dalgalarına bakmak… İşte bu da zamanın en iyi yatırımıdır. Fakat fark şuradadır: Zamanı tüketmek ile zamanı yaşamak arasındaki çizgiyi bilmek. Eskiler, “Güneş girmeyen eve doktor girer” derdi. Bugün buna şunu ekleyebiliriz: “Zamanın kıymetini bilmeyen eve, pişmanlık girer.” Dakika dediğin küçücük bir altındır; onu harcarken dikkatli olmalı.

Çünkü bazen birkaç dakika, ömür boyu sürecek pişmanlığa dönüşebilir. Zaman, paradan değerlidir; parayı kazanabilirsin ama zamanı asla. Hayatta herkesin cebinde aynı miktarda zaman vardır: Günde yirmi dört saat, yılda üç yüz altmış beş gün… Fark, bu süreyi nasıl kullandığımızda ortaya çıkar. Kimisi bu vakti ilmek ilmek işleyerek bir hayat dokur; kimisi de elinde koca bir yumak varken ipliği düğümler içinde kaybeder.

Ertelemek, zamanı kendi ellerinle öldürmektir. Bir Japon atasözü der ki: “Bir saat erken, bir gün kazandırır.” Ama biz çoğu zaman beş dakika gecikmenin beş yıl kaybettirdiğini fark etmeyiz. Bir tren istasyondan ayrılır, bir telefon görüşmesi yapılmaz, bir “evet” veya “hayır” tam vaktinde söylenmediği için kaderin yönü değişir.

Dakik olmak, geleceğe açılan kapının anahtarıdır. Zamanla dost olan, hep önde gider. Ama zamanın düşmanı olan, sürekli yetişmeye çalışır ve hiçbir zaman yetişemez. Hayatı hep “yarım kalmış” işlerle dolu olur. Ertelemeler, “yarın yaparım”lar, “daha vakit var”lar… Gün gelir, vakit vardır ama siz yoksunuz.

“Zaman su gibi akıyor” derler ya… Eğer hâlâ aynı yerde duruyorsanız, akıntıya kapılıp giden siz değilsiniz demektir; çoktan kenara oturmuşsunuz ve oltayla hayallerinizi avlamaya çalışıyorsunuz. Ama dikkat edin; oltanın ucunda balık yerine pişmanlık yakalayabilirsiniz. TRT’de Haber Merkezi’nde yönetici olarak görev yaptığım yıllarda, yoğun çalışma temposu içinde dahi ana haber bültenine girecek haberi zamanında merkeze ulaştırma gayretimi, İzmir’den okunacak saat başı ara haberlerine yetiştirmek için zamanla yarışımı hiç unutamam.

Gong vurdu mu, haberin de devreye gireceği düzen; hayatımda zamanın değerlendirilmesi açısından olumlu katkı sağlamıştır. Hatta daha sonraki İzmir Büyükşehir Belediyesi’ndeki yoğun tempolu mesaimde de olumlu sonuç ortaya koymuştur. Zaman sana sadık değildir; sen ona sadık olursan kazanırsın. Çünkü boşa geçen zaman, geleceğin ipini sessizce keser.

Hayat, saate karşı değil; zamanı hak edenlere karşı cömerttir. Zamanın sizi oyalamasına izin vermeden, siz siz olun, zamanı siz ayarlayın. Sevgi ve saygıyla.

Bu yazıyı puanlayın
Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!