Nazik Olmak, Kibat Olmak.

3 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

Bir bilmece gibi başlayayım yazıma: Herkeste yoktur ama olanda da büyük şanstır. Onun adı da kibarlıktır, nezakettir. Nazik olmak, kibar olmak… Gündelik hayatta çokça duyduğumuz ama çoğu zaman içini doldurmaya üşendiğimiz iki meziyet. Kimi zaman bir teşekkürün ucuna ilişiverir, kimi zaman özrü geçiştiren bir “ama”nın arkasına gizlenir.

Nezaketle kibarlık, çoğu zaman aynı şey sanılır; oysa biri kalbin terbiyesi, diğeri aklın seçtiği üsluptur. Nezaket içten gelir, kibarlık dışarı yansır. Nezaket bir niyettir; kibarlık, o niyetin şeklidir. Biri meyvenin tadıysa, diğeri kabuğun güzelliğidir. Ve ne yazık ki, bazı insanlar hâlâ sandalyeyi başkasına uzatmanın, aslında bir hayat dersi olduğunu anlayamıyor.

İnsanın nazik ya da kibar olması, çoğu zaman nasıl yetiştiğiyle ilgilidir ama mesele sadece aile terbiyesinden ibaret değildir. Kimse pamuk şeker gibi doğmaz. Zamanla öğrenilir, yaşadıkça sindirilir. Bazen bir kapıyı açmayı unuturuz da ardından gelenin yüzündeki burukluk, hayatın ilk kibar tokadını indirir.

İşte o an, “bir daha böyle yapmayayım” denir. Denir de, dememek için önce utanmanın öğrenilmiş olması gerekir. Zira nezaket, biraz da utanma duygusunun rafine hâlidir. Birey kendisinden utanmazsa, başkasını incittiğinde de utanma hakkına sahip değildir. Yıllar önce kardeşlerimle birlikte Marmaris’e tatile gitmiştik.

Bir otele yerleştik. Keyfimiz yerindeydi. Denize gidecektik, hazırlandık, hep birlikte yürüdük. Çıkış kapısına geldik, öndeki bey kendi ekibini dışarı çıkarmış, sıra ona gelmişti. Dışarı çıktı, biz yokmuşuz gibi kapıyı bir çarptı. Ben de elimle müdahale etmek isterken üç parmağım kapı aralığına sıkıştı, kanamaya başladı.

Arkadaş hiç oralı olmadı. Bizimkiler telaş etti, neticede Marmaris hastanesine giderek tedavi gördüm, dikiş atıldı. Tatil burnumdan geldi. Nezaketsiz zatın ruhu duymadı. Halbuki o kişiye bakınca kibar, efendi gibi görünüyordu. İşte bunun içindir ki, onun gibi nazikmiş gibi davranan veya görünen ama içinde zerre kadar zarafet taşımayan tipler de yok değil.

Hani şu kahkahayla “rica ederim” deyip beş dakika sonra muhatabını iğneleyenler… Onlar nezaketi, cümle sonunda kullandıkları süslü bir ünlem sanırlar. Halbuki gerçek nezaket, karşılık beklemeden yapılan bir iyiliktir. Başkası görsün diye değil, içimiz rahat etsin diye yapılır. Geçenlerde bir yazımda da yer vermiştim, Mevlânâ Hazretleri’nin dediği gibi: “Nice insanlar gördüm üzerinde elbisesi yok, nice elbiseler gördüm içinde insan yok.” Nezaket de biraz böyledir; bazen gösterişsizdir ama insanı insana en çok yaklaştıran giysidir.

Kibarlık ise bambaşka bir disiplin ister. Bu öyle herkesin harcı değildir. Biraz kelime bilgisi, biraz beden dili, biraz da zamanlamadır işin sırrı. Ne çok konuşmak kibarlıktır ne de sessiz kalmak; önemli olan doğru yerde doğru kelimeyi, doğru tonda söyleyebilmektir. Yoksa “efendimcim, canımsınız, nasılsınız efenim, iyi misiniz canikom” türünden sözler kibar değil, kulak tırmalayıcıdır.

Kibar insan samimi olur ama laubali değil; mesafeli olur ama soğuk değil; ölçülü olur ama yapmacık değil. Hani eski Türk filmlerinde cebinde mendil taşıyan, düşen mendili yerden almadan önce izin isteyen adamlar vardı ya, işte kibarlık biraz da o zarafetin çağdaş hâlidir. Bugün mendil yok ama hâlâ izin istemek var; hâlâ bir sinemada veya tiyatroda yerlerine oturmuş insanların arasından geçerek yerine ulaşabilmek için “rahatsız etmiyorum ya?” diyebilmek bir meziyettir.

Peki, bu meziyetlerin hayatımıza katkısı nedir? Nezaketli bir insan, çevresine huzur verir. Kibar bir insan ise saygı uyandırır. İkisi bir araya geldiğinde ortaya hem sevilen hem saygı duyulan nadir bir insan tipi çıkar. Onlarla konuşmak, alışveriş yapmak, bir toplulukta yan yana oturmak bile rahatlatır.

Çünkü bilirsin ki ne laf sokar ne kalbini kırar. Şairin dediği gibi: “Kalp kırmak, Kâbe yıkmak gibidir.” Ama bazı insanlar var, adeta kalp ustası! Kırmakta usta, tamir etmekte yok. Halbuki kırmak kolay, nazik olmak ise ustalık ister. Buna karşılık bu meziyetlerin eksikliği… Aman aman! Nezaketin ve kibarlığın yokluğunda iletişim değil, çatışma olur.

Sesler yükselir, kalpler alçalır. Her cümle bir savunma, her bakış bir saldırıya dönüşür. Oysa insan, kendini duvarlarla değil, köprülerle korumalıdır. Nezaket köprüdür, kibarlık ise o köprüden geçmenin usulüdür. Kaba bir insanla aynı ortamda bulunmak, çayına limon sıkılmış gibi tatsız; yemeğine tuz değil, çakıl taşı atılmış gibi rahatsız eder.

Ve genellikle bu insanlar her şeyi “doğruculuk” adına yaptıklarını söylerler. Hani şu “Ben doğruyu söylüyorum, hoşuna gitmiyorsa problem sende” diyenler… Halbuki doğruyu söylemek bir tercih değil, bir zorunluluktur; ama nasıl söylediği, söyleyeni ya insan yapar ya da kaba, çirkin yapar. Nazik ve kibar bir insan olmak için illa filozof olunması gerekmez.

Ama biraz düşünce, biraz farkındalık, bolca kalp gerekir. “Ben böyleyim” diyerek kibarlık eksikliğini karakter sanmak, kendi eksikliğini doğa kanunu zannetmektir. Hâlbuki her insan kendini eğitebilir. İnsanoğlunun başına ne geldiyse “Ben buyum” inadından gelmiştir. Kaba biriyse susmalı; nezaketli olmak için zamanı vardır.

Susamıyorsa, hiç değilse güzel konuşmayı öğrenmeli. Çünkü “dil, kalbin tercümanıdır.” Tercüman kötü olursa, en iyi kitap bile yanlış anlaşılır. Biraz da hayatın içinden konuşalım. Toplu taşımada yaşlı birine yer vermek, kasiyere “kolay gelsin” demek, çay bardağını geri götürmek… Bunlar çok küçük şeyler gibi görünür ama aslında büyük inceliklerin yapıtaşlarıdır.

Nezaket öyle büyük laflar etmek değil, küçük şeyleri büyük bir gönülle yapabilmektir. Bir çocuğun başını okşarken dikkatli olmak, bir hayvana su verirken yüzünü buruşturmamak… Hepsi ruhun kıymetini gösterir. Ve unutma: “İnsanın büyüklüğü, yaptığı işin küçüklüğüne rağmen taşıdığı incelikle ölçülür.” Bu dünyada her şeyin daha hızlı, daha keskin, daha yüksek olduğu çağımızda, nazik olmak neredeyse devrimci bir eylem durumuna geldi.

Birine sabırla cevap vermek, sinirlenmemek, sakin kalmak… Bu çağda kahramanlık budur. Süper kahraman pelerini değil, nezaket yeleği giymiş insanlara ihtiyacımız var. Çünkü sonunda hepimiz insanız ve insanlık dediğimiz şey; biraz sabır, biraz sevgi ve bolca zarafetten ibaret. Tabii bazıları da var ki, nezaketi görür görmez cebindeki “ezik” etiketini çıkartıp yapıştırmak için can atar.

Sanki kibarlık, kendine güvenemeyenlerin sığındığı bir kaçışmış gibi. Nezaketi bir acizlik, kibarlığı bir yetersizlik sanan bu zavallı zihinler, muhtemelen yüksek sesle konuşmayı düşünce beyanı, kaba davranmayı karakter sayıyorlar. Oysa asıl acizlik, bağırarak haklı çıkmaya çalışmaktır. Gerçek güç, öfkeyi yutabilmektir.

Çünkü nezaket, zayıfın değil; sabrın, olgunluğun ve özgüvenin işaretidir. Unutmayalım ki, bir kalbi kırmadan da fikir söylenebilir; bir insana bağırmadan da sınır çizilebilir. Kibar olmak, eğilmek değildir; başkasına değmeden geçme hassasiyetidir. Alay eden olursa da gülüp geçin — unutmayın, birisi size “fazla naziksin” diyorsa, o muhatabıyla değil, kendi hoyratlığıyla alay ediyordur.

Nazik, kibar, anlayışlı dostlara sahip olma güzelliğini yaşadığım için kendimi şanslı görüyorum. Sevgi ve saygılar

Bu yazıyı puanlayın
Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!