Başlık Sessizliğe Doğru

3 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

Bazen bir insan gitmez; sadece eksilir. Kimse, ne zaman gideceğini tam olarak bilemez. Kimi vedalaşmadan, kimi sessizce yürür uzaklara. Ama her gidiş, ardında bir sessizlik bırakır; zamanla alışılan ama hiçbir zaman unutulmayan bir sessizlik… Sabah ezanı yeni okunmuştu. Taş evlerin uykusu henüz dağılmamış, kavak ağaçlarının yapraklarına değen rüzgâr yeni yeni uyanıyordu.

Uzaklardan bir horoz sesi duyuluyor, toprağın nemi sabaha karışıyordu. İşte o anda, köyün en eski evlerinden birinin avlusunda, Ali Ağa ağır adımlarla yürüyordu. Elli beş yıldır bastığı taşlara son kez bakar gibiydi. Her bir taş, bir hatıraydı artık; üstünde gölgeler barındıran anı parçaları. Bu köye gençliğinde gelmişti.

Elinde bir bavul, kalbinde bir sevda… O zamanlar dünya daha geniş, umutlar daha serindi. Zamanla ev kurdu, çocuklar büyüdü, torunlar oldu. Bayram sabahları kurulan sofralarda hep bir sandalye boş kalırdı ama o boşluk da zamanla alışılmış bir kader gibi karşılanır oldu. Çünkü bu topraklarda eksik kalmak, tamamlanmaktan daha tanıdık bir hâldi.

Ali Ağa biliyordu: Göç vakti gelmişti. Bu ne uzak diyarlara bir sürgün ne de ölüme yürüyüştü. Sadece sessiz, derin, içsel bir veda… Çünkü insan, bazen gitmeden önce gider. İçinde bir yeri terk eder önce… Bazı yüzlerden, bazı seslerden, bazı evlerden düşer insan. Gitmek, önce içte başlar. Sedirin kenarına oturdu.

Eskimiş radyonun düğmesini çevirdi. Cızırtılı bir frekansta tanıdık bir şarkı çalmaya başladı: “Gurubun rengi vurmadan cama / Ver mezesini tatlı lebinden…” Ah, o şarkı… Gençliğinde Sabriye’ye söylediği ilk söz gibiydi. Sabriye… Kaç yıl oldu gideli? On mu, on beş mi? Artık yıllar sayılmıyordu. Göç vaktinde, zaman saatle değil, hatırayla ölçülürdü.

Kalktı, evin ortasındaki tahta sandığın kapağını kaldırdı. İçinden bir mendil, sararmış fotoğraflar, bir çocuk patiği ve kenarı yanık bir mektup çıkardı. Sabriye örmüştü o patiği, ilk torunları için. “Daha yürümeden büyüyorlar,” demişti bir zamanlar. Şimdi o torun, şehirde bir plazanın gölgesinde çalışıyor; babaannesinin sesini hatırlar mıdır, bilinmez… Sonra mektubu eline aldı.

Zarfta, Sabriye’nin el yazısıyla şu satırlar vardı: “Beni erken kaybettin, biliyorum. Ama gidişimle değil, gelişimle hatırla beni…” İçi titredi. O an anladı ki gidenler, bazen geride kalanlardan daha çok kalır. Kalpten hiç çıkmayan bir isim olur, aniden hatırlanan bir kokuya dönüşürler. O sabah, ne valizini hazırladı Ali Ağa, ne de birine haber verdi.

Bastonunu aldı, kapıyı usulca çekti ve köyün dışındaki mezarlığa doğru yürüdü. Ayaklarının altındaki toprak, her adımda biraz daha hafifliyordu Sabriye’nin mezarının başında durdu. Toprağın üzerine çömeldi. Cebinden çıkardığı alyansı nazikçe toprağa bıraktı. Ardından, rüzgârı dinler gibi bir sessizlikte mırıldandı: “Ben de hazırım artık… İçimdeki köy çoktan göç etti.” Bu bir veda değildi.

Ne ağlayanı vardı ne uğurlayanı. Gidilen yer, bir başka adres değil; bir iç huzurun eşiğiydi. Geride kalanlara öğüt olacak hiçbir söz söylemedi. Zaten bazı gidişler sözlerle ağırlaşır, suskunlukla hafiflerdi. O sabah, köy halkından kimse onun gittiğini fark etmedi. Ama rüzgârın yönü değişti. Evin kapısı hafifçe aralandı.

Radyo bir daha çalmadı. Ve kavak ağaçları, ilk kez sessizce ağladı. Göç dediğin, valiz değil omuzda, yürektedir bazen. Kimseye demeden, bir sabah usulca eksilirsin hayattan. Ne bir çığlık kopar, ne de bir kapı gıcırdar… Ama rüzgârın yönü değişir. Gölgen yavaşça düşer ardında kalanlara. Ve sonra susar ev, susar kavaklar, susar saat… Giden bir kişidir belki, ama eksilen bir ömürdür aslında.

Ölenlere rahmet, hayatta olan herkese sağlıklı ömürler. Sevgiler, saygılar.

Bu yazıyı puanlayın
Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!