Başarı Duygusu
Bu yazıyı paylaş:
Her nedense bilmiyorum, huyumdan mı suyumdan mı nedir, gerçekten tespit edemedim. Bileyim bilmeyeyim, bir şeye karar verdiğimde ya da giriştiğimde mutlaka başarılı olma duygusuna, hırsına hemencecik kapılırım. Eskaza beceremezsem tek kelimeyle kahrolurum. İşte bundan dolayı bugün başarı konusunu gündemime alarak işlemeye karar verdim.
Başarı, bazen bir dağın zirvesi gibi gözükür insana; uzakta, ulaşılması zor, bulutların ötesinde, serin bir yalnızlıkla kendini saklayan… Kimileri için doğuştan yazılmış bir kader, kimileri için ise parmaklarını kanatırcasına kazıyarak tırmanılan bir uçurumdur. Peki neden böyledir üstadım? Bu sorunun cevabı ne tam olarak bir genetik koddadır ne de sadece içimizde bir volkan gibi yanan hırsta diyor işin erbabı olanlar.
Başarmak, birçok bileşenin denk geldiği, zamanın, çabanın, ruhun ve kaderin ilmek ilmek dokuduğu karmaşık bir hal olarak ortaya çıkıyor. Bir çocuğun ilk adımını atması gibi başlar aslında her başarı hikâyesi. Düşerek, ağlayarak, birilerinin eline tutunarak. Genetik olarak avantajlı doğanlar olabilir elbette; keskin zekâ, güçlü hafıza, estetik yetenek ya da fiziksel dayanıklılık bazılarına doğuştan sunulmuş olabilir.
Fakat bu yeteneklerin parlaması için, onlara yön verecek iradeye ve sürekliliğe ihtiyaç vardır. Tıpkı iyi bir toprağın tohumla karşılaşmadan sadece toprak olarak kalması gibi… İnsanın içinde saklı olan potansiyel, ne kadar özel olursa olsun, emekle ve sabırla işlenmedikçe, tıpkı keşfedilmemiş madendeki cevher gibi hep gömülü kalmaya mahkumdur.
Bu nedenle “üzülme” der Hazreti Mevlana ve devam eder: “Bir yandan korku, bir yandan ümidin varsa iki kanatlı olursun. Tek kanatla uçulmaz zaten. Sopayla kilime vuranın gayesi kilimi dövmek değil, kilimin tozunu almaktır. Tanrı sana sıkıntı vermekle tozunu, kirini alır. Niye kederlenirsin? Taş taşlıktan geçmedikçe parmaklara yüzük olamaz.
Yüzük olmayı dileyen taş, ezilmeye, yontulmaya razı olacaktır.” Bu gerçeğin ışığında, başarı da eğitilerek olacaktır. Başarmak, çoğu zaman bir hırs meselesi olarak görülür. Hırs, doğru ellerde bir itici güç, yanlış ellerde ise içe dönük bir yıkımdır. Hırsla beslenen ama öfkeyle yoğrulmayan insan, sınırlarını bilir; ne uğruna mücadele ettiğini unutmaz.
Ama hırs, egoya dönüştüğünde, başarıdan çok bir tatmin arayışına bürünür. Ve işte o zaman insan, zaferi bile kendi cehennemine çevirebilir. Bir akrabamızın oğlu vardı, beraber büyüdük. Okul yıllarında notlara önem vermez, ders çalışmak külfet gelirdi. Onun için hayat sadece “anı yaşamak”tan ibaretti.
Ama aynı kişi, yıllar sonra küçük bir kütüphanenin arka odasında kendine ait bir kitap yazarken buldu kendini. Başarıyı dışarıdan değil, içeriden tanımlamaya başlamıştı. Çünkü anlamadığı bir şey vardı gençliğinde: Başarmak yalnızca bir hedefe ulaşmak değil, o hedefi neden istediğini bilmektir. İnsan bazen yıllar sonra anlar ki, başarı sadece alkışlarla değil, başını yastığa koyduğunda gelen iç huzurla ölçülür.
Başarısızlık, insanın en sert öğretmenidir. Bir çocuğun kalem tutmayı öğrenirken yaptığı karalamalar gibidir; önce çirkin, sonra anlamlı… Başaramamak, çoğu zaman yanlış bir stratejiden, sabırsızlıktan, kendini tanımamaktan veya dışsal koşullardan kaynaklanır. Ama daha derini, daha acıtanı, başkasının yolunu kendine yol bellemekten doğar.
Herkesin tırmandığı bir dağ vardır ama her dağ herkes için değildir. Kimisi zirvede yalnız kalır, kimisi vadide gül toplar. Başarı da başarısızlık da ruh üzerinde iz bırakır. Büyük bir başarının ardından gelen yalnızlık, bir düş kırıklığı kadar ağır olabilir. Alkışlar diner, insanlar dağılır ve geriye sadece o hedef uğruna ihmal edilmiş duygular kalır.
İnsan, kendi gölgesine yabancılaşabilir bazen. O yüzden başarıya giden yolda, insanın kendini yitirmemesi en büyük başarıdır belki de. Öte yandan, başarısızlık ruhu ezer gibi görünse de, doğru okunursa yeniden doğuşun kapısını aralayabilir. “O olmadı” demek, “ben bittim” demek değildir. Aksine, “şimdi daha iyi ne yapabilirim” sorusunu sormanın vaktidir.
Bir sohbetimizde anlattılar hikayeyi. Yaşlı bir marangoz, her gün aynı dükkânda, aynı sandalyeyi işliyormuş. Bir gün sormuşlar, “Neden hep aynı sandalyeyle uğraşıyorsun?” Gülmüş, “Çünkü her defasında bir önceki kadar iyi yaparsam başarısız sayarım kendimi, ben daha iyisini arıyorum” demiş. İşte başarı, bazen büyük kitlelerin görmediği bir titizlikte, bir marangozun sabrında gizlidir.
Başarıyı ölçen şey, dış dünyanın yankısı değil, insanın kendi içindeki sesi olmalı. Ama yine de bir ekleme yapmalıyım buraya! Hiçbir şeyin iyisi yoktur! Hayret ettiniz değil mi? Evet yoktur! Çünkü iyinin iyisi ve onun da daha iyisi vardır. Bu böyle uzayıp gittiği için bu savı buraya ekledim. Sonuçta, başarı bir netice değil, bir süreçtir.
Başarıya giden yolda alınan her nefes, dökülen her ter, vazgeçilen her kolaylık, aslında insanın ruhunu törpüler, kalbini inceltir. Tıpkı parmağa takılan pırlanta yüzük gibi, alyans gibi. Yeter ki insan kendi yolunu yürümeye cesaret etsin, kendi sesini duymaya vakit ayırsın. Ve unutmasın ki, her gerçek başarı, önce insanın kendisini aşmasıyla başlar.
Başarılarınız daim olsun dostlar ama önce sağlığınız bozulmasın. Sevgiler, saygılar.