Kibir
Bu yazıyı paylaş:
Bugünkü yazıma bir soruyla başlayıp, cevabını birlikte aramak istedim: Kibir, gücün gölgesi midir, yoksa ruhun yarası mıdır? İnsanoğlu, yeryüzünde yürümeye başladığından bu yana hem yükseği arzulamış hem de yüksekte kalmanın sarhoşluğuna kapılmıştır. Kimisi bu yüksekliği bilgiyle, kimisi servetle, kimisi de mevkiyle elde etmiştir.
Ama bazıları, bu yükseklikten baktığında ne yazık ki artık aşağıda kimseyi göremez olmuştur. İşte o an başlar kibir dediğimiz, görünmeyen ama kokusu keskin bir çürümenin hikâyesi. Kibir, çoğu zaman bir özgüven patlaması gibi görünse de, aslında ruhun derinliklerinden gelen sessiz bir çığlıktır. Değersizlik hissiyle baş edemeyen bir benliğin, kendine dev aynası tutmasından ibarettir.
Psikoloji literatürü buna “narsistik savunma” der. Yani kişi, içindeki kırılganlığı inkâr eder ve dış dünyada herkesin üzerine basarak bir taht inşa etmeye kalkışır. Bir tanıdığım vardı. Çocukken ne zaman konuşmaya yeltense, ailesi hemen susturur, “sen anlamazsın” derdi. Yıllar geçti, arkadaşım ünlü bir akademisyen oldu.
Ama kendisinde kolaylıkla hissedilebilen belirgin bir tuhaflık vardı. Toplantılarda hep kendi konuşur, başkalarının fikrini ciddiye almaz, bir soru sorulsa küçümserdi. Ben bu duruma, kendisini tanıdığım için üzülür ve hep “neden?” diye düşünürdüm. Sonradan anladım ki, çocukken yutkunmak zorunda kaldığı her cümle, büyüdüğünde kibir olarak dökülüyordu ağzından.
Kırılan o çocuk, yetişkinin içinden bir türlü çıkamamıştı. Bu tür örneklerde kibir, bir karakter zaafından çok, eksik sevginin ve onaylanmamışlığın bir yansımasıdır. Çocuklukta bastırılmış özgüven ihtiyacı, yetişkinlikte şişirilmiş bir benliğe dönüşebilir. Bu benlik, kendi kırıklarını daima başkalarını küçümseyerek örter.
İnsan bir makam kazandığında, o makam da onu kazanmaya başlar. Çevresi artık onu daha dikkatli dinler, söyledikleri daha fazla not alınır. Bu yeni ilgi, kişiyi kandırabilir. Sözlerinin ağırlığının kendinden değil, konumundan geldiğini unutan kişi, başkalarını küçümsemeye başlar. Sorgulanmadan, onay beklemeden yaşar.
Yani koltuk onu esir almıştır artık; koltuk büyümüş, o ise içinde küçülmüş bir zavallı durumuna düşmüştür. Halbuki mevki, insanın gerçek yüzünü açığa çıkaran bir aynadır. Kimisi o aynada alçakgönüllü bir duruş görür, kimisi ise içindeki bastırılmış büyüklük kompleksini. Ne demişti bir filozof: “İnsanı tanımak istiyorsan, ona yetki ver.” Yetkinin sınavını geçemeyen nice insan vardır ki, yeri gelince tek bir kararla hayatlara yön verirken vicdanını unutmuştur.
Parayla olan ilişki de insanın karakterine ayna tutar. Kimileri servetiyle sessizce iyilik yapar, kimileri ise altın saatini göstererek kendini zamanın efendisi sanır. Zenginlik, ne kibri ne de tevazuyu zorunlu kılar; ama ikisine de geniş bir alan açar. Asıl mesele, insanın neye sahip olduğundan çok, sahip olduklarıyla ne yaptığıdır.
Bu konuda, 2023 yılında Time dergisinin “Dünyanın En Etkili 100 Kişisi” listesinde yer alan, Türk rock şarkıcısı, hayırsever ve Ahbap Derneği’nin kurucusu Haluk Levent’i takdir ederim. Hiç reklama gerek duymaksızın her konuda ayrım yapmadan her şeye ve herkese yardım elini uzatmaktadır. Allah razı olsun, sağlık versin, ömür versin diyorum.
Çünkü paranın niteliği yoktur; sadece kişinin içinde ne varsa, onu büyütür. Cimrinin cimriliğini, cömerdin cömertliğini artırır. Kibirli olanın sesi yükselir, mütevazı olanın ise eli uzanır Kibir, yalnızca bireyi hasta etmez; çevresini de zehirler. Kibirli bir yönetici eleştiriye kulak tıkadığında kurumlar körleşir.
Ailede kibirli bir ebeveyn, çocuğun kendine güvenini ezer. Arkadaşlıkta kibir, samimiyetin ölüm fermanıdır. Oysa tevazu, hiçbir şeyin eksikliği değil; kendini ispat etme zorunluluğunun ortadan kalktığı bir iç huzurdur. Tevazu sahibi insan bilir ki, kendi değeri başkasını küçülterek değil, kendini tanıyarak yükselir.
Bu noktada, sosyal medyada sıkça yer alan iki anekdotu ekleyerek tevazunun tarifini tam anlamıyla yapmış olayım. İlki, merhum Vali Recep Yazıcıoğlu ile ilgilidir. Abdestini almış tam namaza gidecekken yaşlı bir teyzenin koridorda dolaştığını görür. “Buyur teyzeciğim, sıkıntın nedir?” diye sorar. Teyze, “Evladım, bu evrakları Vali Bey’e imzalatmam gerekiyor ama bir türlü kendisini bulamadım” der.
Yazıcıoğlu, “Ver ben imzalayayım teyzeciğim” der. Teyze, “Olur mu öyle şey, Vali Bey buna çok kızar, ben oturup onu bekleyeyim” diye karşılık verir. Yazıcıoğlu evrakları alır, tek tek inceleyip imzalar. Teyzeyi kapıya kadar geçirirken güvenlik amiri, “Sayın Valim, namaz için şahsi aracınızı getirdim” der.
Teyze bunu duyunca, “Sen Vali misin oğlum?” diye sorar. Vali, “Sensin asıl vali teyzeciğim, ben senin hizmetçinim, oğlunum” der, teyzenin elini öper ve uğurlar. İkinci anekdotum ise yine değerli bir valimiz olan merhum Refik Arslan Öztürk ile ilgilidir. Yıllar önce İzmir-Çeşme arası seyahat eden bir minibüsü, polis kimlik kontrolü için durdurur.
Ayakta seyahat eden bir kişinin kimliğini kontrol eden polisler, kimlikte “Bilecik Valisi” yazdığını görünce şaşırır. “Sayın Valim, sizi biz götürelim” teklifinde bulunurlar. Vali, “Teşekkür ederim. Tatildeyken devletin aracına binmem” yanıtını verir. Öztürk, Ankara’daki Valiler toplantısına bile otobüsle giden bir devlet adamıydı.
Bir bakanın, “Filan kişiyi özel idare genel sekreteri olarak atayın” talimatına, “Hayır efendim, ismini verdiğiniz kişi bu görevi yapamaz” cevabını vermiş ve bu yüzden görevden alınmıştır. O hiç üzülmemiştir, mekanı cennet olsun Hayatta hepimiz bir noktada birilerinden önde olabiliriz: bilgiyle, birikimle, güçle ya da şansla.
Ama unutulmamalıdır ki zaman, tepedekini değil; tepede kalırken nezaketini koruyanı alkışlar. Çünkü kibir geçicidir, tevazu kalıcı. Kibirle yükselenin düşüşü sert olur, ama tevazuyla yürüyen her zaman saygıyla hatırlanır. Kibirsiz, mütevazı insanlara selam olsun. Sevgi ve saygıyla.