Eski Evler –Eski hatıralar

29 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

Bizim jenerasyonumuz, müstakil evlerde aile bütünlüğü içinde bir yaşam sürdürdü. Yaşadığımız o tek katlı, kimisi bahçeli, kimisi 2-3 katlı, bazıları da cumbalı olan şirin evlerimiz yıkıldı; yerlerine çok katlı binalar, apartmanlar dikildi. Limanının korsan saldırılarına karşı güvenilir olması sebebiyle 17.

ve 19. yüzyıllar arasında Osmanlı topraklarına gelen ve çoğunluğu İngiliz, Hollandalı, İtalyan, Fransız kökenli olan Levantenlerin en çok yerleştiği yerdi İzmir. Özellikle Birinci Kordon’daki o güzelim Levanten evleri… Alsancak’ın en güzel kafelerinin, pastanelerinin bulunduğu, denize dik inen Mustafa Bey Caddesi üzerindeki sağlı sollu, ayrık nizam o güzelim binalar… Hele hele Karşıyaka sahil şeridindeki dantel gibi görkemli köşkler ve Mithatpaşa Caddesi’nde şimdi tek tük örnekleri kalan o harika evler tarih oldu.

Yerlerine, Çin Seddi gibi bitişik nizam, ucube apartmanlar dikildi. TRT’deki görevimden ayrılıp İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde çalışırken hazırladığım “GÖÇ” adlı kitabımda yer verdiğim bir karikatür aklıma geldi. Ünlü bir Fransız karikatürist, İzmir’i çizmişti. Çizgileri o kadar anlamlı, o kadar doğru, düşündürücü ve bir o kadar da üzüntü vericiydi ki, anlatamam.

Ortada muhteşem bir körfez, çevresinde “gerdanlık” yakıştırmasını kaybetmiş incecik bir yol ve arkasında beton yığını bir Çin Seddi görüntüsü… Onun da arkasında, yolu izi belli olmayan, serpilmiş leblebi taneleri gibi duran ve çarpık yapılaşmayı vurgulayan, ağaçsız, yeşilsiz, kötü bir şehir tasviri… Eskiden kapı önlerinde oturup selamlaşan, samimiyetle sohbet edip dertleşen, komşusunun sevincini ve acısını her daim paylaşan, yardımı esirgemeyen insanlar vardı.

“Kokusu gitmiştir, canları çekmiştir” diye hazırladıkları akşam yemeklerinden komşusuna bol kepçe götüren, getirilen tabağı da asla boş göndermeyen o insani anlayış kayboldu. Yerlerini, apartman dairelerinde karşısındaki komşusunu dahi tanımayan, tanıma ihtiyacı duymayan, asansörde karşılaştığı insanın suratını görmemek için tavanda uçuşan sineği ya da elindeki cep telefonunun ekranını pür dikkat izleyen tipler doldurdu.

Bu gelişmeye “Modernite” deniliyormuş. Yani modern yaşantı. Avrupa’da yaklaşık 17. yüzyılda ortaya çıkmış, zamanla tüm dünyayı etkisi altına almış. Genel anlamda, gelenek ile karşıtlığı ve ondan kopuşu ifade eden bir durummuş. İşte bu nedenledir ki, duruma adapte olan yeni nesil değil, bizim gibi artık dünyaya misafir durumdaki jenerasyon “Komşuluk ölüyor mu?” diye dertleniyor.

Artık eskisi gibi ailece ziyaretler, yakın akrabalar arasında yatılı misafirlikler, hep birlikte gezmeler, yemekler maalesef kaybolmaya yüz tuttu. Giderek egoistleşen ve kendine yettiğine inanan bir duruma doğru gidiş var. İyi midir, kötü müdür; bu, herkesin kendi tasarrufundaki bir anlayıştır. Yalnız, önemli bir durum söz konusu.

Bizler, birbirine bitişik ya da yakın konutlarda oturan kimseleri “komşu” olarak adlandırıyoruz. Komşuluğu da bunlar arasındaki sosyal ilişki olarak tarif etmiyor muyuz? Ediyoruz. E peki, böyle bir ilişki yoksa neden “komşum” deme mecburiyeti olsun ki? Bilinmeyen bir kimliğe nasıl şüpheyle yaklaşılıyorsa, gerçekleşmemiş, gelişmemiş bir komşuluğa da sorulduğunda “birileri” deyip geçmek hak olur.

İnsanların, gelişmiş sosyal ilişkiler içinde sevecen, sevgi dolu, yüzü gülen, asla menfaat düşünmeyen komşularla karşılaşmasını ve onlarla güzel günler geçirmesini dilerim. Sevgiler, saygılar.

Bu yazıyı puanlayın
Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!